F ForuM

Biz Bir Aileyiz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 A'dan Z'ye Osmanlı Devleti

Aşağa gitmek 
Sayfaya git : Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
YazarMesaj
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:34 pm

Berlin Antlaşması

Osmanli târihinde Doksanüç harbi diye bilinen Osmanli-Rus harbinden sonra 13Temmuz 1878'de Osmanli Devleti'yle; Rusya Almanya Avusturya Macaristan ingiltere ve Fransa arasinda Berlin'de imzalanan andlasma.

Sultan ikinci Abdülhamîd Han'in pâdisâh olmasindan sonra kabul edilen Kânûn-i esâsi'ye göre kurulan Meclis-i meb'ûsân; Rusya'nin 24 Nisan 1877'de Osmanli Devletl'ne karsi harb îlâniyla ilgili notasina Abdülhamîd Han'in karsi çikma gayretlerine bakmayarak harb ilaniyla karsilik verdi. Osmanli ordusunun çesitli cephelerde kahramanca çarpismasina ragmen harb maglûbiyetle bitti. Rus kuvvetleri Dogu Anadolu'da Erzurum; Rumeli'de ise Edirne'ye kadar ilerlediler. Edirne'nin teslimi ile istanbul yolu Ruslara tamamen açilmis olacakti. Bundan sonraki Rus ilerleyisi karsisinda istanbul'un bile tehlikeye düsecegini gören sultan ikinci Abdülhamîd Han 9 Ocak 1878'de mütâreke (ateskes) yapilmasi için Rus ordulari baskumandani Grandük Nikola'ya müracaat etti. Mütâreke istegini telgrafla bildirdikten sonra onunla bu hususda temaslarda bulunmak üzere murahhas olarak hariciye naziri Server Pasa'yi ve hazîne-i nassa nâziri müsir Nâmik Pasa'yi. yanlarinda da askeri müsavir olarak ferik Necib mîrliva Osman Pasa ve kaymakam Agâh Bey'i gönderdi. 19 Ocak 1878'de bu hey'et Kizanlik'a ulastigi hâlde Grandük Nlkola Edirne'nin tesliminden evvel görüsmeye yanasmadi. Bu müddet zarfinda sultan Abdülhamîd Han Rus carina ve arabuluculuk yapmasi için ingiltere kraliçesi Victoria'ya (Viktorya'ya) müracaat etti. Ruslarin bogazlara hâkim olmasini ingiltere'nin Akdeniz'deki nüfuzu için tehlikeli gören kraliçe Victoria sulh için arabuluculugu kabul ederek çara müracaat etti. Bunun üzerine Grandük Nikola sulh esaslarinin da imza edilmesi sartiyla mütârekeyi kabul etti.

Rusya'nin Osmanli Devleti üzerinde hâkim bir duruma gelmesi Avrupa devletlerini bilhassa ingiltere'yi harekete geçirdi. Ruslarin istanbul'u isgal etmek kararinda olduklari söylentisi yayildi. Evvelâ Avusturya harekete geçerek iki devlet arasinda yapilacak baris andlasmasinin yürürlükteki andlasmalara uygun olmasini saglamak için Viyana'da bir meclisin toplanmasini istedi ingiltere ise bogaz disinda durmakta olan donanmasini Çanakkale bogazindan geçirerek Marmara denizine girdi.

Bu sirada Rus ordulari baskumandani Grandük Nikola mütâreke için su agir sartlari ileri sürdü:

1-Bulgaristan'a muhtariyet verilecek.

2-Karadag'in istiklâli kabul edilecek ve son harplerde elde ettigi topraklar kendisine verilmek suretiyle hudut tesbit edilecek.

3-Romanya ve Sirbistan'in istiklâlleri tasdîk olunacak ve her iki devlete arazi verilip hudutlari tesbit edilecek.

4-Bosna-Hersek'e muhtariyet verilecek.

5-Rusya' ya nakit veya arazi terki suretiyle harb tazminati verilecek.

6-Bogazlarda Rus haklarinin korunmasi Pâdisâh ile Çar arasinda yapilacak müzâkere ile kararlastirilacakti.

Bu esaslarin kabulünden baska baris esaslarinin vasitasiz olarak Ruslarla müzâkere edilmesi için bir Osmanli murahhas hey'eti Odesa'ya veya Sivastopol'e gidecekti.

Mütâreke sartlari kabul edilince harb harekâti durdurulacak te'minât olarak; Vidin Rusçuk Silistre ve Erzurum kaleleri Türkler tarafindan bosaltilacak müzâkereler devam ettigi müddetçe bu kalelere Rus askerleri yerlestirilecekti.

Türk murahhas hey'eti bu agir sartlari ilk önce kabul etmeyerek hafifletmek ve degistirmek için çok ugrasti. Fakat Ruslar sarttan kabul edilmedigi takdirde istanbul üzerine yürüyeceklerini kesin bir dille bildirince 31 Ocak 1878'de mütâreke ve baris esaslari andlasmasi Edirne'de imzalandi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:35 pm

Bucaş Antlaşması

Hotin antlaşmasından sonra Lehistan ve Osmanlı Devleti arasında elli yıl süren bir barış süreci yaşanmıştı. Osmanlı himayesindeki Ukrayna Kazaklarına saldıran Lehliler barışı bozdular. Sultan Dördüncü Mehmed ve Köprülü Fazıl Ahmed Paşa Ukrayna kazaklarının yardım istemesi üzerine Lehistan seferine çıktılar. Osmanlı ordusunun ard arda kazandığı başarılardan sonra Lehistan barış istedi. İmzalanan Bucaş antlaşmasıyla (18 Ekim 1672) Podolya Osmanlılara geçti. Lehistan Kırım Hanına vergi ödemeye devam edecekti. Ayrıca Lehistan her yıl Osmanlı Devleti'ne 22.000 altın ödemeyi kabul ediyordu.

Lehistan meclisinin bu antlaşmadaki para maddesini kabul etmemesi üzerine 4 yıl süren İkinci Lehistan seferine çıkıldı. Bazı kalelerin fethedilmesi üzerine Lehistan elçisi Podolya ve Ukrayna'nın iadesi şartıyla antlaşma istediyse de bu kabul edilmedi. Bu arada Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın hastalanması üzerine 1675 yılında Lehistan serdarlığına İbrahim Paşa tayin edildi. Sultan Dördüncü Mehmed Köprülü Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte Edirne'ye döndü.

İbrahim Paşa kısa sürede 48 kale ve palangayı fethedince Lehistan tekrar antlaşma istedi. 27 Ekim 1676'da Zarawno'da imzalanan antlaşma ile 22.000 altından vazgeçilmek şartıyla daha önce Köprülü Fazıl Ahmed Paşa tarafından imzalan Buçaş antlaşmasının maddeleri aynen kabul edildi. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa antlaşmanın imzalandığı haberini aldıktan bir süre sonra 3 Kasım 1676 tarihinde vefat etti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:35 pm

Bükreş Antlaşması

Osmanli Devleti ile Rus Çarligi arasinda yapilan bir andlasma. 28Mayis 1812 senesinde Bükres'te imzalandi. On sekizinci asrin sonlarinda Fransa krali Napolyon Ponapart Misir'i isgal etmisti. Rusya Fransizlari Mora'nin batisindaki adalardan; ingiltere de Misir'dan çikarmak için Osmanli Devleti ile anlastilar. Bundan sonra Osmanli ve ingiliz donanmalari Misir kiyilarini kusatti. Osmanli-Rus kuvvetleri de Mora' nin batisindaki adalarda Fransizlara karsi çarpisti. Neticede bu bölgede Rusya'nin nezâreti altinda Osmanli Devleti'ne bagli yedi Ada Cumhuriyeti kuruldu Fransizlar Osmanli-Rus-lngiliz ittifaki karsisinda Misir'dan çekildi. 1802'de Osmanli-Fransiz sulhu gerçeklesti. Osmanli-Rus-ingiliz ittifaki Fransizlarin Misir' dan çekilmesinden sonra da devam etti. Ancak Rusya bastan beri devam ettigi üzere Osmanli Devleti aleyhindeki düsmanca siyasetini degistirmedi. Bu sirada Osmanli Devleti 1804'de ortaya çikan Sirp isyanini bastirmakla mesgul idi. Rusya ise Sirbistan'in Eflak-Bogdan gibi imtiyazli bir beylik haline gelmesini istiyordu.

Eflak ve Bogdan beyleri de Rusya ile isbirligi yapmislardi. Bu hareketleri üzerine Osmanli Devleti Eflak ve Bogdan beylerini azledip vazifeden uzaklastirdi. Yerlerine baska beyler tâyin edildi. Bogazlari da Rus donanmasina kapatti. Bu hâdiseler üzerine Rusya Osmanli Devleti'ne karsi 1806 senesinde savas açti. Osmanlilarin Rusya ile savasa girmesini istemeyen ingiltere azledilen Eflak-Bogdan beylerinin yerlerine iadesini ve bogazlarin Rus donanmasina açilmasini istedi. Bu teklif kabul edilmezse ingiliz donanmasinin Çanakkale'ye gönderilecegi tehdidinde bulundu. Osmanli Devleti Rus ve ingiliz tehdîdlerine aldirmadi. Rusya'ya karsi savas îlân etti ve Tuna boylarina ordu gönderdi. Neticede Ruslarla yapilan savasta Ruslar; Hotin Bender Kili ve Akkerman kalelerini aldilar fakat Bükres civarinda Osmanli kuvvetlerine yenildiler ismail kalesi önünde de bozguna ugradilar. Fakat bu sirada ingiliz donanmasi Çanakkale bogazini geçerek istanbul önlerine geldi ingilizler bir elçi ile tekliflerinin kabul edilmesini istediler ingilizlerin bu isteklerine red cevâbi verilip hemen savunma hazirliklarina baslandi istanbul sahillerine binden fazla top yerlestirildi. Diger taraftan da Çanakkale bogazinin tahkimatina baslandi ingiliz donanmasi kumandani hiç bir sey yapamayacagini anlayinca önce adalara çekildi sonra da büyük sikintilarla 1807'de Çanakkale bogazindan çikip gitti ingilizler bu basarisizligin acisini Misir'dan çikarmak istediler iskenderiye ve Rosetta'yi isgal ettiler. Ancak Kavalali Mehmed Ali Pasa'nin sert taarruzlari karsisinda tutunamayip Misir'i terketmek zorunda kaldilar. Bu hâdise üzerine Osmanli Devleti ingiltere' ye savas ilân etti. Diger taraftan Osmanli Devleti ile Rusya arasinda Tuna boylarinda siddetli bir savas sürüyordu.

Sadrâzam Aga ibrahim Pasa kumandasindaki Osmanli ordusu Silistre'de Rusçuk ayani Alemdar Mustafa Pasa da Rusçuk cephesinde savasiyordu. Bu sirada istanbul'da Kabakçi Mustafa isyani çikti. Sultan üçüncü Selîm Han tahttan indirilerek 1807'de dördüncü Mustafa Han pâdisâh îlân edildi. Hâdise Tuna boylarinda Ruslara karsi savasan yeniçeri askerleri tarafindan duyulunca orduda isyan basladi. Sadrâzam Aga ibrahim Pasa'yi da ordudan uzaklastirdilar. Neticede Osmanli ordusu dagildi. Rusya için istanbul yolu açilmis önünde bir engel kalmamisti. Bu sirada Napolyon 1806'da Yena'da Prusya'yi yendikten sonra Rusya tarafina girmis Eylau ve Friedland savaslarinda bu devleti yendikten sonra çar birinci Aleksandr ile Tilsit'te bir andlasma imzalamisti. Bu andlasmanin maddelerinden biri de Osmanli-Rus savasina derhâl son verilmesi ve mütâreke yapilmasi idi. Bu sebeble ateskes îlân edildi. Tilsit andlasmasi hükümlerine uyan Rusya yedi adadan askerlerini çekti ve Fransizlar bu adalari isgal etti. isgalden sonra da adalarin Fransa'ya Ragusa'nin da italya' ya baglandigi ilân edildi Bu hâdise Tilsit andlasmasinda gizli maddelerin bulundugu ve Fransa' nin dostça davranmadigini ortaya çikariyordu. Rusya da mütâreke sartlarina uymadi. Eflak ve Bogdan'dan askerlerini çekmedigi gibi yeni kuvvetler de gönderdi. Paris'teki Osmanli elçisi baris için Napolyon'a gönderildi ise de iyi netîce alinamadi. Fransa' nin Osmanli Devleti aleyhindeki emelleri Osmanli Devleti'nin ingiltere ile ittifak yapmasina sebeb oldu. Rusya ise Eflak-Bogdan'i israrla istiyordu. Bu. sebeble Osmanli-Rus savasi yeniden basladi. Yapilan Silistre savasinda Ruslar yenildi ve Tuna' nin karsi kiyisina çekildiler. Ertesi sene tekrar kanli savaslar basladi. Bu durum karsisinda Ruslar Fransizlarla aralarinin açik olmasi ve Napolyon'dan çekindikleri için bu savastan acele bir netîce almak veya Osmanli Devleti ile baris yapmak istiyorlardi. Çünkü Ruslarin Fransizlarla savasa girmesi kaçinilmaz bir hâl almisti. Bunun farkina varan Rus çari birinci Aleksandr Osmanliya önceden teklif etmis oldugu andlasmanin maddelerini hafifleterek andlasma istedi. Bu sirada Ruslara karsi savasan Osmanli sadrâzami ordusunun daha fazla dayanamayacagini görerek baris teklifini kabul etti. Neticede 28 Mayis 1812'de Bükres'te andlasma imzalandi. Andlasma Osmanli Devleti adina sadâret kethüdasi Seyyîd Mehmed Sa'îd Gâlib Efendi Ibrahim Selîm Efendi yeniçeri kâtibi Abdülhamîd Efendi ve Rusya adina da Andrey Italinsky Ivan Sabaniyev ve Osip Fanton imzaladilar.

Bükres andlasmasinin maddeleri sunlardir:

1-Prut irmagi ve Tuna'nin sol sahili Osmanli-Rus siniri olacaktir.

2-Tuna sularinda iki devletin ticâret gemileri dolasabilecek Rus savas gemileri Kili bogazindan Prut irmaginin Tuna ile birlestigi yere kadar gidebilecektir.

3-Rusya; Eflak Bogdan ve Tuna adalarini Osmanli Devleti' ne birakacaktir.

4-Osmanli Devleti iki sene müddetle Eflak-Bogdan halkindan vergi almayacaktir.

5-Rusya'ya birakilan topraklarin müslüman halki isterlerse Osmanli topraklarina göç edebileceklerdir. Ayni hak. Osmanli topraklarinda kalan hiristiyanlar için de kabul edilmistir.

6-Sirbistan'daki kaleler ve mühimmat Osmanli Devleti'nin elinde bulunacak; Sirplar içislerini ve vergilerini kendileri düzenleyeceklerdir.

7-Anadolu tarafindaki sinirlar eskisi gibi kalacak ve Rusya isgal ettigi yerleri bosaltip Osmanli Devleti'ne geri verecektir.

Bükres andlasmasi neticesinde 1806'dan beri devam eden Osmanli-Rus savasi sona erdi. Rusya'nin Fransa tehlikesine karsi tedbir almak durumunda olmasi Osmanli Devleti'nin daha fazla toprak kaybini önledi. Tuna'dan geçis hakki ve Baserabya'yi vermekle kurtulmus oldu. Rusya'nin Rumeli'deki Osmanli topraklari üzerinde nüfuzu artti. Sirplara içislerinde muhtariyet verilmesi Balkanlarda kavmiyetçilik akimlarinin baslama sebeblerinden biri oldu. Osmanlinin dis siyâsetinde Avrupa devletlerinin te'sirleri daha çok görülmeye baslandi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:35 pm

Edirne Antlaşması

Rusya Sultan İkinci Mahmud'un Navarin'de Osmanlı donanmasının yakılması ile sonuçlanan olaylardan dolayı savaş tazminatı istemesi üzerine Osmanlı Devleti'ne karşı savaş açtı.

Sultan İkinci Mahmud bu arada Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmış yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni bir askeri teşkilat kurmuştu. Teşkilatlanmasını henüz tamamlayamamış olan bu ordu Rus kuvvetleri karşısında önemli bir varlık gösteremedi. Eflak ve Boğdan'ı işgal eden Ruslar Tuna'ya kadar indiler. Balkanları aşan Rusya batıda Edirne doğuda ise Erzurum'a kadar ilerledi. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti barış istedi. Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması sonunda Yunanistan'a bağımsızlık verildi. Eflak Boğdan ve Sırbistan'a imtiyazlar tanındı. Ruslar işgal ettikleri yerleri geri verdiler. Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı. Osmanlı Devleti Rusya'ya savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:35 pm

Hünkar İskelesi Antlaşması

8 Temmuz 1833'de Rusya ile Osmanli Devleti arasinda imzalanan andlasma.

Gerek Yunanistan gerekse Arabistan yarimadasinda Osmanli Devletine büyük hizmetler yapmis olan Misir Valisi Mehmed Ali Pasa kendisine verilen yanlis bir haber üzerine Osmanlilara karsi oglu Ibrahim Pasa' nin kumandasinda Suriye tarafina asker sevk etmisti. Üç gün süreyle yapilan muharebede Misir askeri çoklugu ve intizamli olmasi sebebi ile galip gelmis hattâ Kütahya'ya kadar dayanmislardi. 14 Mayis 1833 de Osmanlilar ile Ibrahim Pasa arasinda Kütahya andlasmasi imzalandi. Fransizlar ve Ingilizler Müslümanlari birbirine düsürmek için Mehmed Ali Pasa'yi Osmanlilar'a karsi kiskirtiyorlardi. Bu sebepten Sultan Ikinci Mahmud Han Rusya ile Hünkar Iskelesi Andlasmasiyle ittifak akdine mecbur kaldi. Sultan Ikinci Mahmud Han'in mecburiyet sebebiyle yaptigi bu andlasmadan maksadi iyice bozulmus dejenere olmus olan Yeniçerileri intizamli hale getirmek ve kardes kani dökülmesine mani olmakti.

8 Temmuz 1833 de imzalanan andlasma 6 açik ve biri gizli 7 maddeden mütesekkil olup 8 sene için geçerli idi. Andlasmanin açik maddelerinde; iki devletin sadece savunma maksadiyla bu andlasmayi imzaladigi herhangi bir savas vukuunda birbirlerine yardim edecekleri yardimi istiyenin digerinin masraflarini karsilayacagi sürenin 8 yili asmayacagi ve iki ay içinde onaylanmasi gibi hususlar bulunuyordu. Gizli maddede ise; Rusya bati ile savasa girdigi anda Osmanlilarin bogazlari batililara kapatacagi hususu vardi. Avrupa devletleri andlasmaya büyük tepki gösterdiler. Zaten mecburiyetlerden dogan andlasma tatbik edilmedi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:36 pm

İstanbul Antlaşması

I. Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan antlaşma. Bu antlaşma ile bugünkü Türkiye - Yunanistan - Bulgaristan sınırı çizilmiştir.

Osmanlı Devleti'nin I. Balkan svaaşından yenilgiyle çıkması sonucunda Osmanlı Devleti Trakya'yı ve Edirne'nin büyük bir bölümünü Bulgaristan'a bırakmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı Devleti II. Balkan Savaşı'nda (30 Haziran 1913) büyük kayıplar veren Bulgaristan'ın bu durumundan yararlanarak Edirne'yi geri aldı. İki cephede birden savaşan Bulgaristan bu durum karşısında ateşkes istedi ve iki devlet arasında İstanbul'da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile Londra Antlaşması'nın Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ile ilgili maddesi iptal edilmiş oldu.

İstanbul Antlaşması'na göre :

- Batı Trakya Bulgaristan'a verildi.

- Edirne Osmanlılar'a bırakıldı.

- Bulgaristan'da yaşayan Türkler'in dört yıl içinde Türkiye'ye göç etmelerine izin verildi. Kalanlara da her türlü mezhep ve din özgürlüğü tanındı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:36 pm

Karlofça Antlaşması

Sultan İkinci Mustafa döneminde Avusturya üzerine üç büyük sefer düzenlendi. Ancak 11 Eylül 1697'de uğranılan Sente mağlubiyeti ile Osmanlı Devleti bir anda savunmasız kaldı. Bu arada Venedikliler Mora ve Dalmaçya'ya Lehistan ise Boğdan'a saldırdı. Aynı dönemde Rusya'nın başına Deli Petro geçmişti. Deli Petro ordusunu modernize etmiş boğazlardan Akdeniz'e inme ve Karadeniz'e egemen olma çabalarına girişmişti. 1695'deki saldırıda başarısız olmuş fakat bir yıl sonra Azak Kalesini ele geçirmişti (6 Ağustos 1696).

Uzun süren savaşlar sonunda Osmanlı Devleti yorgun düşmüştü. Özellikle İngiliz hükümetinin araya girmesi sonucu Sultan İkinci Mustafa barışa razı oldu. İmzalanan Karlofça Antlaşmasıyla Banat ve Temeşvar hariç bütün Macaristan ve Erdel Beyliği Avusturya'ya Ukrayna ve Podolya Lehistan'a Mora ve Dalmaçya kıyıları Venediklilere bırakıldı (26 Ocak 1699). Karlofça Antlaşması Osmanlı Devleti'nin toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemi başlar. Ayrıca bir yıl sonra Rusya ile de bir antlaşma yapıldı. 14 Temmuz 1700 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile Azak kalesi Rusya'ya bırakıldı.

Tarih 1703 yılına gelmiş Osmanlı Devleti'nin kötü gidişine dur denilememişti. Padişah tahta çıktığında söylediklerini unutmuş gibiydi. "Zevk ve sefa bana haram olsun" dediği halde av partileri düzenliyor aylarca av peşinde dolaşıyordu. Devlet işlerini sadrazamlarına ve eski hocası olan sonradan şeyhülislam yaptığı Feyzullah Efendi'ye bırakmıştı. Bu durum ordu içinde hoşnutsuzluğa yol açtı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:36 pm

Kasr-ı Şirin Antlaşması

Bugünkü İran sınırımızın çizildiği Osmanlı Devleti ile İran arasında imzalanan antlaşmadır.

Osmanlı-İran Savaşları İran Şahı I. Abbas'ın ölmesi ve IV. Murad'ın tahta çıkarak yönetimi ele almasıyla Osmanlı Devleti'nin lehine gelişmiştir. Sultan IV. Murad 1635'de Revan (Erivan) ve Bağdat'ı geri aldı. İran'ın barış istemesi üzerine Hulvanrud Irmağı'nın kıyısında bulunan Kasr-ı Şirin'de bir antlaşma imzalandı.

Antlaşma gereğince;

- Bağdat Bedre Hassan Hanıkin Mendeli Derne Dertenk ile Sermenel'e kadar olan alanlar Osmanlılara'a bırakılacaktı.

- Derbe Azerbaycan ve Revan İran sınırları içinde kaldı.

İran'ın kuzey sınırı Kars Ahıska ve Van Osmanlı topraklarında kalacak biçimde belirlendi. Sınırın her iki taafında kalan kalelerin ve istihkamların yıkılması öngörüldü. Antlaşmanın sonuna eklenen bir madde ile İran'da ilk üç halife (Hz. Ebubekir Hz. Ömer ve Hz. Osman) ile Hz. Muhammed'in eşi Hz. Ayşe'ye hutbelerde "seb ve lanet" edilmemesi koşulu kondu. Bu antlaşma 1722 yılına kadar yürülükte kaldı ve 1723'te başlayan savaş sonrasında 1747'de yeniden yürülüğe konuldu
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:36 pm

Küçük Kaynarca Antlaşması

III. Mustafa'nin son günlerinde baslayan baris görüsmeleri I. Abdülhamid tahta çiktiktan tam alti ay sonra "Küçük Kaynarca Antlasmasi" ile sonuçlandi (21 Temmuz 1774)

Tuna Kiyisinda Küçük bir kasaba olan Küçük Kaynarca'da imzalanan antlasmanin baslica maddeleri sunlardi:

1- Kirim Hanligi Osmanli Devleti'nden ayriliyor sözde bagimsiz oluyordu.

2- Kilburun Kerç Yenikale Azak Kalesi Özi (Dnieper) Nehri ile Aksu (Bug) nehirleri arasindaki Büyük ve Küçük Kabartay ülkeleri de Rusya'ya birakiliyordu.

3- Rusya isgal ettigi Basarabya Akkirman Kili. ismail Bender ve diger bazi kalelerle Eflâk ve Bogdan'i Osmanli Devleti'ne geri verecek fakat Osmanli Devleti Eflâk ve Bugdan'da bir genel af ilân edecek voyvodalarin Babiâli nezdinde maslahatgüzar bulundurmalari ve Rus elçilerinin bu memleketleri korumak için görüsme yapabilmeleri imkânini saglayacakti.

4- Rus gemileri Bogazlar'dan serbestçe geçebilecek Karadeniz Akdeniz ve Bogazlar'da serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Rusya Osmanli Devleti'nin gerekli gördügü yerlerinde konsolosluk açabilecekti.

5- Evvelce Ingiltere ve Fransa'ya verilmis "kapitülasyon" haklarindan Rusya da yararlanacakti.

6- Osmanlilar yazismalarda Rus çarlari için "Ruslar'in padisahi" deyimini kullanacak Istanbul'daki daimi Rus elçisi en büyük devletlerin elçileri gibi muamele görecekti.

7- Osmanli Devleti Ruslar'a 1775 yilindan baslamak üzere üç taksitte (üç yilda) toplam 15.000 kese (750 milyon akçe) harp tazminati ödeyecekti.

Bu sartlarin içinde en agiri 1500 senelik bir Türk yurdu olan Kirim'in elden çikmasi idi. Bu bütün Osmanli Devleti'ni mateme bogdu ikinci önemli husus Ruslar'in Ortodokslarin hamisi sifatiyle Eflâk ve Bogdan islerine burunlarini sokabilmelerine imkân verilmesiydi.

Simdi Osmanli Devleti Avrupa islerine karismiyor hâkim devlet niteligini tamamen kaybetmis bulunuyor sadece Balkanlar'i elinde tutuyordu. Romanya yari bagimsiz bir duruma gelmisti
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:37 pm

Mondros Antlaşması

Birinci Dünyâ harbinden sonra Osmanli Devleti'yle Itilâf devletleri arasinda 30 Ekim 1918' de Limni adasindaki Mondros limaninda demirli bulunan Agememnon ingiliz zirhlisinda imzalanan ateskes andlasmasi.

Sultan ikinci Abdülhamîd Han'in tahttan indirilmesinden sonra ittihâd ve Terakki iktidara geldi. Ittihâd ve Terakki ileri gelenleri maceraci isteklerini tatmin etmek ve Rusya ingiltere ve Fransa'dan meydana gelen îtilâf devletleri karsisinda Almanya'nin yükünü hafifletmek için Osmanli Devleti'ni Birinci Dünyâ harbine soktular. Osmanli Devleti AImanya Avusturya ve Macaristan üçlüsü ile ittifak kurmak suretiyle itilâf devletlerinin karsisinda harbe girdi. Kafkasya irak Sûriye-Misir ile Çanakkale cephelerinde harbe giren Osmanli Devleti yüz binlerce müslüman-Türk evlâdini sehîd verdi. Rusya 1917'de Bolsevik ihtilâlinin zuhur etmesiyle savastan çekildi. Bu durum îtilâf devletlerinin aleyhine oldu. Bu dönemde bütün devletlerde bir yorgunluk ve bikkinlik basgösterdi. Rusya ile Brestlitovsk andlasmasini imzalayan Osmanli Devleti dogudaki topraklarini istilâdan kurtardi. 1917 Hazîran'inda Yunanistan îtilâf devletleri safinda savasa girdi. Ayrica 1918 yazi sonlarina dogru îtilâf devletleri bütün cephelerde umûmî bir taarruza geçtiler ittifak devletleri yaninda savasa giren Bulgaristan Fransiz taarruzlari karsisinda yenilince mütâreke isteyerek savastan çekildi. Böylece Almanya'nin doguya açilan yolu kesildi Istanbul ise Trakya yönünden gelebilecek bir saldiriya açik duruma geldi. Sayisi dokuza çikan ve uzaklarda çarpisan Osmanli ordulari da cephane ve gida sikintisi yüzünden yorgun ve bitkin bir hâle geldi. Gerek bu durum. gerekse Suriye cephesindeki maglûbiyet yillardir zafer vadiyle aldatilan millete ittihâd ve Terakkî siyâsetinin basarisizligini gösterdi. Savasa devam etmekte hiç bir fayda ycktu. Mart 1918'de sadrâzam olan ittihâd ve Terakkî'nin ileri gelenlerinden Talat Pasa mütârekeyi imzalayacak bir hükümetin kurulmasina imkân vermek için 7 Ekim 1918' de sadrazamliktan istifa etti. Sadrâzam olan Ahmed izzet Pasa Bagdâd-Kerkük arasindaki Kütül-Amare'de Osmanlilarca esir alinan ve Büyükada'daki kampta bulundurulan ingiliz generali Tovvshend araciligiyla Londra'ya bas vurarak mütâreke istedi Ingiltere mütâreke teklifini kabul etti. Bunun üzerine Limni adasinin Mondros limaninda demirli bulunan Agememnon ismindeki Ingiliz zirhlisinda mütâreke (ateskes) görüsmelerine baslandi. Görüsmelerde Ingiltere.' yi Akdeniz donanmasi baskumandani visamiral Calthorpe Osmanli Devleti'ni ise bahriye nâziri Rauf Bey (Orbay) Hâriciye naziri müstesari Resat Hikmet Bey ile erkân-i harb kaymakami Sâdullah beyler temsil ettiler. Pâdisâh sultan altinci Mehmed Vahîdeddîn Han Dâmâd Ferîd Pasa'yi bu hey'etin basinda göndermek istediyse de sadrâzam ve vekillerin karsi çikmalari üzerine vazgeçti. Pâdisâh gidecek murahhaslara (delegelere); "Hilâfet saltanat ve hanedan hukukunun korunmasini bâzi eyâletlere verilecek muhtariyetin sâdece idarî olup siyâsî olmamasini; siyâsî muhtariyetin âlem-i. islâm'a ihanet sayilacagini tenbîh ediniz" diye söylemesini sadrâzamdan istedi. Pâdisâh'in bu arzusu üzerine sadrâzam; "Biz simdi mütâreke akdediyoruz muahede degil. Bunlari muahede müzâkerelerinde düsünürüz" diye cevap verdi.

24 Ekim 1918'de gece yarisindan sonra bir vapurla Mondros'a hareket eden hey'etin mütâreke görüsmeleri dört gün sürdü imzalanan bu andlasmayla dört seneden beri büyük bir mahrumiyetle devam eden ve milyonlarca müslüman-Türk evlâdinin sehîd olmasina sebeb olan harbe son verildi.

Ingiltere hükümeti müttefiki Fransa'ya bile haber vermeden Akdeniz baskumandani visamiral Arthur Calthorpe (Kaltrop)'a Londra'dan telsizle bildirdigi yirmi bes maddelik Mondros mütârekesini Osmanli temsilcilerine dikte ettirerek hiç bir îtirâza yer vermiyecek sekilde imzalatti. Osmanli târihinde görülmemis bir esaret ve teslim olus vesikasi olan bu mütârekenin imzalanmasini tâkib eden günlerde keyfî idareleri ikbâl ve makam hirslari sebebiyle Osmanli Devleti'nin yikilmasina sebeb olan ittihâd ve Terakki'nin üç pasasi Talât Enver ve Cemâl pasalar ile diger ileri gelenleri yurt disina kaçtilar.

Sâdece Birinci Dünyâ harbine degil batili devletlerin tabiriyle 618 senelik Büyük Türk Devleti' ne de son veren yirmi bes maddelik Mondros mütârekesinin maddeleri özetle sunlardir:

1- Karadeniz'e geçisi saglamak üzere bogazlar açilacak ve geçis güvenligi için Çanakkale ve istanbul bogazlarindaki istihkâmlar îtilâf devletleri tarafindan isgal edilecek.

2-3- Osmanli sularindaki bütün mayin tarlalari ve öteki engeller gösterilecek; bunlarin taranmasina ve kaldirilmasina yardim edilecek.

4- Itilâf devletleri tebeasindan olan esirlerle Ermeni esirleri istanbul'da toplanacak ve kayitsiz sartsiz Itilâf devletlerine teslim edilecek.

5- Sinirlarin korunmasi ve iç güvenligin saglanmasi için taraflarca kararlastirilacak gerekli sayida askerî kuvvetten fazlasi hemen terhis olunacak ve bunlarin silâh cephane ve teçhizati îtilâf kuvvetlerine teslim edilecek.

6- Emniyeti saglamakla vazifeli tekneler disindaki bütün Osmanli savas gemileri belirlenerek îtilâf kuvvetlerine teslim edilecek ve Osmanli limanlarindan disari çikmayacak.

7- Itilâf devletleri güvenliklerini tehlikede gördükleri herhangi bir stratejik bölgeyi asker çikarmak suretiyle isgal edebilecek.

8-9- Osmanli Devleti' nin bütün liman ve tersaneleri îtilâf devletleri gemilerinin faydalanmasina açik bulundurulacak.

10- Toros tünelleri îtilâf devletlerince isgal edilecek; (böylece güneydeki Türk kuvvetlerinin geri çekilmesini önlemek ve Güney Anadolu'yu isgal öngörülüyordu).

11- Kafkasya ve Iran'in kuzey-batisinda Türk kuvvetleri savastan önceki yerlerine çekilecek (Bu bölgede bir Ermenistan devleti kurulmasini öngören madde).

12- Hükümet haberlesmeleri disindaki her türlü haberlesme îtilâf devletlerince denetlenecek.

13- Askerî ve ticarî kara ve deniz vâsitalari ve malzemesi tahrip edilmeyecek.

14-Ülkenin ihtiyâcindan fazla olan kömür akaryakit ve deniz levâzimâti îtilâf devletleri tarafindan satin alinacak.

15- Bütün demiryollari îtilâf devletleri me' murlarinca denetlenecek; Kafkas demiryollarini ise dogrudan dogruya îtilâf devletlerinin me'murlari idare edecek ve Batum'un isgaline karsi durulmayacak.

16-Sûriye Irak Hicaz Yemen Trablus ve Bingâzi'deki Türk kuvvetleri en yakin îtilâf kumandanina teslim olacak.

17-Trablus'da ve Bingâzi'de bulunan Osmanli zabitleri en yakin italyan muhafaza kit'asina teslim olacak. Osmanli hükümeti teslim emrine itaat etmedikleri takdirde muhâberât ve yardimlasma kesilecek.

18- Misir da dâhil olmak üzere Trablus ve Bingâzi'de isgal edilmis bütün limanlar Itilâf kuvvetlerine teslim edilecek.

19-Almanya ve Avusturya uyruklu sivil ve asker bütün vazifeliler bir ay içinde Osmanli ülkesinden ayrilacak.

20- Ordunun terhis edilmesi üzerine elde kalacak silâh ve cephane îtilâf devletlerinin talimatina göre muhafaza edilecek.

21- îtilâf devletleri vazifelilerin çikarlarini kollamak üzere iase nezâretinde kontrol memurlari bulunacak.

22- Itilâf devletlerince esir alinmis Türkler hemen iade edilmeyerek simdilik bulunduklari yerlerde muhafaza edilecek.

23- Osmanli Devleti merkezî hükümetlerle bütün münâsebetlerini kesecek.

24-Vilâyât-i Sitte'de (Erzurum Sivas Diyarbakir Elazig Van Bitlis) herhangi bir karisiklik çikacak olursa Itilâf devletleri bu bölgede önemli gördükleri yerleri isgal edebilecek.

25- Taraflar arasinda ateskes durumu 31 Ekim 1918 günü ögle vakti baslayacaktir.

Mütâreke (ateskes andlasmasi) olmaktan ziyâde muahede (baris andlasmasi) hüviyetinde olan ve Osmanli Devleti'ni îdâm sehpâsina çikaran Mondros mütârekesinden sonra kendi menfaatlerini düsünen harbin sonunda aslan payini ele geçirerek dünyâ siyâsetinde ön plânda rol oynamak isteyen ingiltere'nin tâkib ettigi siyâset diger îtilâf devletleri tarafindan hos karsilanmadi. Osmanli Devleti'ni paylasmak hususunda çikar çatismasina düsen müttefik devletlerin arasi açildi. Fransa Almanya'nin parçalanmasini ve Alsas Loren'in kendisine verilmesini istedi Ingiltere ise harb gücü ve donanmasini kaybeden Almanya'nin parçalanmasini istemiyordu. Çünkü Avrupa'nin dengesi Fransa lehine bozulmus olacakti. Böylece ingiltere'ye Avrupa'dan gelebilecek en büyük tehlike Fransa'dan gelebilirdi. Bu sebeble ingiltere parçalanmis bir Almanya degil birlesik bir Almanya olmasini müdâfaa etmeye basladi. Almanya'nin parçalanmasini istemeyen Amerika ile de karsilasan Fransa Ingiltere' ye karsi çikmaya basladi. Ingiltere'nin yakin sarkta tâkib ettigi islâm âlemini parçalayarak himayesine almak istegini de kendi menfaati açisindan hos görmeyen Fransa kendi hissesine Suriye ve Kilikya'nin ayrilmasina rizâ göstermedi. Aynca Osmanli Devleti'nin parçalanmasi veya yikilmasi durumunda kapitülasyonlar sebebiyle en çok zarar görecek olan Fransa ingiltere'nin Osmanli Devleti'ni yikma siyâsetine de karsi çikti Italya'nin ise gerek sömürgeler gerekse yakin sarkin taksimi hususunda Ingiltere'yle arasi açildi.

Harbden sonra Ingiltere'de iktisadî bir buhran ve issizlik bas gösterdi. Gizli emellerine Yunanistan'i âlet etmek isteyen ingiltere Yunan gelismesini te' min ederek menfaat mikdârini arttirmak ve kendi menfaatlerini tehlikeye sokan belki de mâni olacak olan Türk mukavemetini kirmak Türkleri de istegine boyun egdirmek için izmir'i Yunanistan'a birakarak onu Anadolu'ya saldirtmak istedi.

Harbden çekilmis olan Rusya' nin Dogu Anadolu'da terk ettigi arazî hususunda da görüs ayriliklari ortaya çikti Ingiltere burada bir Ermenistan ve Kürdistan devletinin kurulmasini menfaatlerine uygun buluyordu. Fransa ve italya ise ayni düsüncede degillerdi. Fransa kendisine mâl ettigi Kilikya'yi ermenilere terketmek Istemedigi gibi ermeniler de Ingiltere'nin kendilerine bahsetmek istedigi yerleri kâfi görmüyorlardi.

Menfaat için çarpisan harbi kazandiktan sonra en büyük menfaatleri ele geçirmek isteyen emperyalist îtilâf devletlerinin vaktiyle kendilerinden istifâde etmek için istiklâl ve hürriyet vâd ettikleri milletler de haklarini istediler.

Mondros mütârekesinin imzalanmasindan sonra 8 Kasim 1918 günü Ahmed Izzet Pasa sadrazamliktan istifa etti. Yerine Tevfik Pasa sadrâzam tayin edildi. Hiç bir sebeb yok iken mütârekenin yedinci maddesini tatbike koyup 13 Kasim 1918'de Ingiliz Fransiz Italyan ve Yunan gemilerinden meydana gelen itilâf donanmasi karaya asker çikararak Istanbul' un muhtelif yerlerini isgal ettiler. Sehirdeki rumlarin çilgin gösterileri ve Yunan bayraklari arasinda "Zito=Yasa" sesleriyle Itilâf askerleri sehre girip yerlestiler Itilâf kuvvetleri Istanbul'a girdikten sonra mütâreke muahedesi artik bir hiç oldu. Haydarpasa'dan Ankara'ya kadar olan tren yolu güzergâhindaki istasyonlar; Karadeniz bogazindan Batum'a kadar olan limanlarimiz Itilâf devletleri tarafindan isgal edildi. Zonguldak ve Eregli' yi Fransizlar; Samsun Merzifon Batum ve Baku'yu Ingilizler isgal ettiler.

Ingilizler 19 Nisan 1919'da Kars'i isgal ederek ermenilere verdiler. 20 Nisan'da Gürcüler Ardahan'i 29 Nisan'da Italyanlar Antalya'yi Yunanlilar 11 Mayis'da Fethiye'yi 15 Mayis'da da Izmir'i isgal ettiler. Yunan barbarlari karaya çikarçikmaz fes giyen yahut "Zito Venizelos" demiyen masum ve silâhsiz insanlarin hepsini hunharca katletmeye basladilar. O sirada otuz Türk zabiti sehîd edildikten sonra halktan bâzi kimseler denize atildi ve dükkanlar yagma edildi. Bütün gün katliâm ve yagma ile geçti. Irzlara tecâvüz edildi. Kendilerini medenî sayan Avrupa ve Amerika ise bu müdhis sahneyi zevkle seyrettiler Izmir'i isgal etmekle iktifa etmeyen Yunanlilar; Manisa Salihli Denizli ve çevresini de isgâl ettiler italyanlar ise Kusadasi'ndan baslayarak Mugla Antalya ve Konya civarini isgale basladilar ingiltere ve Fransa da taksim sonunda kendi hisselerine düsen yerleri isgal ettiler. Bu isgallerle beraber Millî Kurtulus hareketi basladi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:37 pm

Paris Antlaşması

Kirim harbinden sonra 30 Mart 1856 târihinde Osmanli Devleti ile Avusturya Fransa Ingiltere Prusya Rusya ve italya arasinda Fransa'nin bassehri Paris'te imzalanan sulh andlasmasi. Bu andlasmayla Kirim harbi sona erdi.

Uzun müzâkerelerden sonra 34 madde olarak Paris andlasmasi imzalandi. Andlasma su hususlari ihtiva ediyordu:

1- Andlasmanin tasdikinden itibaren müttefik devletler ile Rusya arasindaki sulh devamli kalacak.

2- Taraflar aldiklari yerleri geri iade edecekler 234 30 ve 31. maddelere göre; Osmanlilar ve diger müttefik devletler Rusya'ya; Sivastopol Balaklava Kamis Gözleve Kerç Yenikale Kilburnu'nu Rusya ise; Anadolu cephesinde isgal ettigi Kars'i ve çevresindeki diger yerleri Osmanli Devleti'ne iade edecekler. Anadolu'daki hudud ihtilâfini sekiz ay içinde hâlletmek için iki Osmanli iki Rus bir ingiliz ve bir Fransiz komiserinden meydana gelen komisyon kurulacaktir.

3- Besinci maddeye göre; andlasmayi imzalayan devletler harb suçlularina umûmî af îlân edecekler. Altinci maddeye göre esirler karsilikli degistirilecektir.

4- Yedinci maddeyle; Osmanli Devleti Avrupa hukukundan faydalanacak Osmanli Devleti'nin istiklâli ve toprak bütünlügü korunacaktir.

5- Sekizinci maddeye göre; Osmanli Devleti ile Paris andlasmasini imzalayan diger devletlerden biri veya bir kaçi arasinda sulhu bozacak önemli bir ihtilâf vuku buldugu takdirde mes'ele taraflara bildirilip halledilecektir.

6- Dokuzuncu maddeye göre; Bâb-i âli'nin 18 Subat 1856 târihinde îlân ettigi Islâhat fermani devletlerce tescil edilecek ve bu devletler pâdisâh ile tebeasi arasina girmeyecekler Osmanli Devleti'nin iç islerine karismayacaklardir.

7- 1011121314. maddelere göre; Bogazlarin kapaliligina dâir 1841 Londra andlasmasi aynen yürütülecek Karadeniz tarafsiz duruma getirilecek bütün devletlerin ticâret gemilerine açik fakat savas gemilerine sürekli kapali olacak Osmanli Devleti ve Rusya Karadeniz'de donanma bulunduramayacagi gibi tersaneleri yikip yenilerini yapamiyacaklar sahil muhafazasi için en büyügü 300 tonluk altisar 200 tonluk dörder gemi bulundurabileceklerdir.

8- 15 16 1718 ve 19. maddelere göre; Tuna nehrinde ulasim serbest olacak bunu andlasmada imzasi bulunan devletlerin temsilcilerinden kurulacak bir komisyon yürütecek Rusya tarafindan terk edilecek olan Tuna nehri deltasinin bir bölümü Bogdan'a verilecek Tuna'daki gemi isletmeciligi ve muhafazasi Avrupa devletlerinin kefaletinde olacakti.

9- 20 ve 21. maddelere göre; Kirim Rusya'da kalmak sartiyla Besarabya'nin Câhu Ismail ve Belgrad kazalarindan meydana gelen kismi Osmanli hakimiyetindeki Bogdan beyligine verilecek Rusya Tuna nehri agzindan uzaklastirilacakti.

10- 22 23 24 2526 27. maddelere göre; Memleketeyn denilen Eflâk ve Bogdan beylikleri Osmanli himayesinde olacak ancak bunlarin sâhib olduklari imtiyaz ve haklar genisletilecek kânunlarini kendileri yapacaklar millî bir ordu bulundurabilecekler. Bâb-i âlî Memleketeyn'de çikan bir hâdiseyi devletlerle müsavere ettikten sonra düzeltmeye çalisacak. Bu verilen imtiyaz ve haklar andlasmada imzasi bulunan devletlerin ortak garantisi altinda olacak hiç bir devlet bu beyliklerin iç islerine karismiyacaktir.

11- 28 ve 29. maddelere göre; Sirbistan prensligi Osmanli hâkimiyetinde kalmak sartiyla taraflarin kefaletinde imtiyazli olacakti. Devletlerin onayi alinmadan Osmanli Devleti Sirbistan'a hiç bir sekilde asker sokamayacak ancak eskiden oldugu gibi bir kaç Sirbistan kalesinde Osmanli askeri bulunabilecekti.

12- 323334. maddeler ise Osmanli Devleti'yle ilgili degildi. Bu maddeler bâzi sinir tashihleri yaninda Baltik denizindeki Aland adalariyla ilgiliydi. Fin adalari için Fransa ingiltere ve Rusya aralarinda özel andlasmalar imzaladilar.

Bu andlasmaya bagli olarak andlasmaya katilan devletler arasinda 1841'de imzalanan Londra andlasmasini yenileyen Paris Bogazlar Sözlesmesi Osmanli Devleti ile Rusya arasinda Karadeniz'le ilgili Paris andlasmasi imzalandi. Daha sonra da yine Paris andlasmasina bagli olarak Osmanli Devleti ile Rusya arasinda 5 Aralik 1857'de Rusya ile sinir andlasmasi imzalandi.

Osmanli Devleti'nin toprak kaybina sebeb olmayan fakat siyâsî ve ekonomik zararina yol açan dis borçlanma sebebiyle Avrupa'ya bagimliligin kapisini aralayan Kirim harbi sonunda imzalanan Paris andlasmasi Avrupa devletlerinin Osmanli Devleti'nin iç islerine karismalarina sebeb oldu. Gayr-i müslimlerle ilgili maddeler konulmasi hattâ Osmanli Devleti'nde yapilacak islâhatlarin müsterek kefalet altina alinmasi bunun delili idi.

Paris baris andlasmasiyla Kirim harbine son verilmek suretiyle Osmanli Devleti'nin daha fazla yipranmasi önlendiyse de hâkimiyeti altindaki Memleketeyn ve Sirbistan'a muhtariyet verilmekle Osmanli Devleti'nin hükümranlik haklari zedelendi ve devletin bölgedeki nüfuzu azaldi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:37 pm

Pasarofça Antlaşması

Avusturya'nın Karlofça Antlaşması gereğince Mora'nın Venediklilere geri verilmesini istemesi üzerine Avusturya'ya da savaş açıldı. Sadrazam Silahtar Ali Paşa Osmanlı ordusu ile birlikte Macaristan'a girdi. Peter Varadin'de Prens Ojen komutasındaki Avusturya ordusu Osmanlı kuvvetlerini bozguna uğrattı (5 Ağustos 1716) ve Sadrazam Silahtar Ali Paşa şehit düştü. Bu bozgundan sonra 18 Ağustos 1717 tarihinde Belgrad düşman eline geçti. Silahtar Ali Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirilen Damat İbrahim Paşa barış teklif etti. Yapılan Pasarofça Antlaşmasına göre; yukarı Sırbistan Belgrad ve Banat yaylası Avusturya'ya Dalmaçya Bosna ve Arnavutluk kıyıları Venedik'e verildi Mora Yarımadası Osmanlılarda kaldı (1 Temmuz 1718).

1724 yılında İran'da taht kavgaları başlamıştı. Bu durumdan yararlanarak İran'ı ele geçirmek isteyen Rusya harekete geçti. İran'ın Rusya'nın eline geçmesini istemeyen Osmanlı Devleti İran'a sefer düzenledi. Ruslarla yapılan İstanbul antlaşmasına göre Azerbaycan'da alınan yerler Osmanlılarda kalacak Derbent Bakü ve Dağıstan Ruslara bırakılacaktı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:37 pm

Sevr Antlaşması

Birinci Dünya Harbi sonrasindaki andlasmalar 'dan. Osmanli Devleti ile Ingiltere Fransa Italya ve Yunanistan arasinda 10 Agustos 1920 tarihinde Fransa'nin bassehri Paris'in Sevres kasabasinda imzalandi. Osmanli Sultani Vahideddin Hân (1918-1922) ile Ingiliz Fransiz ve Italyan parlamentolari tarafindan tastik edilmediginden hükümsüz kalmistir. Yunanistan tek tarafli kabul edip yürürlüge koymak istediyse de ordusu 9 Eyyül 1922'de Izmir'den Ege Denizine dökülünce arzusundan vaz geçmek zorunda kaldi.

Sevr Andlasmasi 10 Nisan 1915 târihinde Londra' da Rusya-Ingiltere-Fransa Gizli Andlasmasina göre Türkiye'nin paylasilmasi esasina dayaniyordu. Fakat Sevr'de Bolsevik Ihtilâli iç harp ve çarligi destekleyen Avrupali kuvvetlerle ugrasan Sovyet Rusya disarida birakildi. Sovyet Rusya disarida birakilinca önceki gizli andlasmalarda Rusya'nin payina düsen topraklar yeniden paylasildi. Londra Andlasmasi'nda Rusya'ya verilen Türk Bogazlarinin Sevr öncesi tertiplerle Ingiltere-Fransa Italya kontrolünde tutulmasi kararlastirildi. Itilâf devletlerinin hazirladiklari andlasma metnini Paris'de 11 Mayis 1920 tarihinde Osmanli Devleti temsilcisi eski sadrazam A. Tevfik Pasa okuyunca (Istiklâlimize aykiridir) diyerek imzalamadi. Tevfik Pasa andlasma metnine itiraz cevabi yazip Istanbul'a döndü. Osmanli mebuslari Istanbul'un isgalinden sonra bir kismi yakalanip Malta'ya sürülmesi bir kismi da Anadolu'da Millî Mücâdeleye katildigindan andlasma metni Mebuslar Meclisinden geçemiyordu. Sultan Vahideddin Hân andlasma metnini Türk Istiklâline aykiri buldugundan Mebuslar Meclisi'nden geçmedigini dünya kamuoyuna ilân edip bütün baskilara ragmen tastik etmedi. Yunanistan Meclisi Sevr Andlasmasi'ni tastik edip yürürlüge koymaga kalkisti. Bunun üzerine besinci defa sadrazamliga getirilen Damad Ferid Pasa; ayandan Hadi Pasa filozof Riza Tevfik ve Bern elçisi R. Halis Beyler ile Paris'e gidip Sevr Andlasmasi'ni imzaladi. Sevr Andlasmasi Osmanli Sultani Vahideddin Hân ile Ingiliz-Fransiz-ltalyan parlamentolarinca tastik edilmediginden dörtyüzotozüç madde ve oniki bölümün (ölü-dogan) hükümleri sunlardi:

1- Istanbul ile Bogazlari'ni ve Marmara'nin Anadolu kiyilarinin tahkim edilmemesi ve buralarin Karma Bogazlar Komisyonunca kontrolü;

2- Suriye ve Lübnan'in Fransizlar'a; Arabistan Yemen Irak Filistin'in Ingiltere'ye yine Misir Sudan ve Kibris'in Ingiliz idaresine; Fas ve Tunus'un Fransa'ya birakilmasi;

3- Izmir/Aydin vilâyeti ile Çatalca'dan batiya Dogu Trakya ve Imroz/Gökçeada ile Bozcaada dâhil Yunanlilara;

4- Rize Trabzon Gümüshane Artvin Kars Agri Van Bitlis Mus Bingöl Erzincan ve Erzurum'un Ermeniler'e;

5-Mugla ve Antalya'nin Italya'ya verilip Konya Göller Bölgesi Afyon ve Bursa'ya kadarki yerlerde de himaye hakki taninmasi;

6- Kapitülasyonlarin her devlete taninmasi;

7- Osmanli devlet borçlarinin ödenmesini ihtiva ediyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:38 pm

Uşi Antlaşması

Trablusgarp Savaşı'nda İtalyanlara karşı başarılı direnişler başlamıştı. Aralarında Mustafa Kemal'in de bulunduğu genç subaylar yerli Arapları örgütleyerek başarılı bir savunma hattı kurmuşlardı. Balkan Savaşları'nın başlaması nedeniyle bu yetenekli ve genç subaylar İstanbul'a çağrıldı.

Bundan sonra direnme cephesi çöktü ve İtalyanlar Trablusgarp ve Bingazi'yi rahatça ele geçirdiler. Ege denizine de bir filo yollayan İtalya 12 adayı işgal etti. Libya tümden elimizden çıktı. Bunun üzerine Ouchy (Uşi) kentinde 15-18 Ekim 1912'de İtalya ile Osmanlı Devleti arasında barış antlaşması imzalandı. Uşi Antlaşmasına göre Libya İtalya'ya bırakıldı. 12 ada ise Balkan Savaşları sonunda Osmanlı Devleti'ne geri verilecekti. Ama İtalyanlar sözlerinde durmadılar ve böylece Ege'deki Türk egemenliği de sarsılmaya başladı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:38 pm

Vasvar Antlaşması

Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemine girmeden önce Avusturyalılarla iyi koşullarda yapmış olduğu barış antlaşmasıdır.

Avusturya'nın Erdel üzerindeki baskılarının artması üzerine Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında görüşmeler yapılmış fakat bu görüşmelerden bir sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine Osmanlı ordusu Avsuturya'nın doğusunda bulunan kale ve kasabaları ele geçirmesi üzerine Avusuturya barış istemek zorunda kalmıştır.

Görüşmelerden sonra bir protokol hazırlandı ve padişahın ve Avusturya İmparatoru'nun karşılıklı imzalaması koşuluyla 10 Ağustos 1664 'de iki devlet arasında Vasvar Antlaşaması yapıldı.

Antlaşmaya göre :

1- Avusturyalılar Erdel'de işgal ettikleri alanları boşaltacaklar

2- Her iki ülkenin askerleri aynı anda Erdel'den çekilecek

3- Osmanlı himayesindeki Erdel Beyi yerinde kalacak ve Osmanlılara vergi verecek

4- Serinvar Kalesi ile diğer palangalar tekrar yapılmamak üzere Avusturya'ya bırakılacaktı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:38 pm

Yaş Antlaşması

Avusturya'nın bu savaştan çekilmesi sonucunda yalnız kalan Rusya bir yıl sonra barış istedi. İki devlet arasında imzalanan Yaş Antlaşması ile savaş sona erdi (1792). Bu antlaşma ile Kırım'ın Rus hakimiyetine geçişi onaylanmış oldu. Buğ ve Dinyester ırmakları arasında kalan bölge ve Özi kalesi Rusya'ya bırakıldı. Dinyester ırmağı iki devlet arasında sınır kabul edildi. Karlofça Antlaşması'ndan sonra başlayan gerileme süreci yerini dağılma ve parçalanma dönemine bıraktı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:39 pm

Zitvatorok Antlaşması

Sultan Birinci Ahmed tahta geçtiği sırada Avusturya Savaşı devam ediyordu. Osmanlı kuvvetleri Belgrad'dan Budin'e doğru ilerlemekteydi. Peşte (25 Eylül 1604) ve Hatvan kaleleri savaş yapılmadan kolaylıkla ele geçirildi. Osmanlı ordusu ilerleyerek Budin'in kuzeyinde bulunan Vaç kalesini ele geçirdi (16 Ekim 1604). Osmanlı Ordusu Sultan Birinci Ahmed'in buyruğu üzerine Belgrad üzerinden Budin'e yürünü. 29 Ağustos 1605'de Estergon kalesi kuşatıldı ve Ciğerdelen kalesi fethedildi. 8 Eylül'de Vişigrad 19 Eylül'de Saint Thomas (Tepedelen) kaleleri fethedildi. 3 Ekim 1605'de ise Estergon kalesi teslim alındı.

Osmanlılar da Avusturyalılar da ard arda yapılan bunca savaştan dolayı sosyal ve ekonomik yönden çok yıpranmışlardı. Daha önce yapılan barış görüşmelerinden bir sonuç çıkmamıştı. Ancak 11 Kasım 1606'da Estergon-Komorin arasında Zitva suyunun Tuna Irmağına döküldüğü yerde imzalanan Zitvatoruk antlaşmasıyla barış sağlandı.

Antlaşmaya göre Eğri Estergon Kanije kaleleri Osmanlılarda Rop ve Koman kaleleri Avusturyalılarda kalacaktı. Avusturya bir kereye mahsus olmak üzere 70.000 altın savaş tazminatı ödeyecekti. Osmanlı padişahı Avusturya İmparatoruna Roma İmparatoru (Cesar) ünvanıyla hitap edecek her üç yılda bir karşılıklı armağanlar gönderilecekti. Avusturya'nın Macaristan için ödemekte olduğu yıllık 30.000 altın vergi kaldırılacaktı.

Zitvatoruk Antlaşması Osmanlıların lehine gibi görünse de Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti'nin Avusturya karşısındaki kat'î üstünlüğü sona ermiş siyasi dengeler Osmanlı aleyhine bozulmaya başlamıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:39 pm

OLAYLAR

HAÇLI SEFERLERİ

Avrupalıların 11. yüzyılın sonları ile 13. yüzyılın sonları arasında Müslümanların elinde bulunan ve Hıristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs ve dolaylarını geri almak için düzenledikleri seferlere Haçlı Seferleri denilmiştir. Haçlı Seferleri'nin dini siyasi ve ekonomik nedenleri vardır:

Dini Nedenler

Hıristiyanların kutsal yerleri özellikle Kudüs'ü Müslümanlardan geri almak istemesi.
Katolik Kilisesi'nin Ortodoks dünyasını egemenliği altına almak istemesi.
10. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkan Kluni Tarikatı'nın Hıristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtması.
Din adamlarının etkisi ile Hıristiyanlarda oluşan koyu fanatizm.
Papa ve din adamlarının nüfuzlarını arttırmak istemeleri.
Siyasi Nedenler

Avrupalıların Türkleri Anadolu Suriye Filistin ve Akdeniz'den uzaklaştırmak istemeleri.
Türkler karşısında zor durumda kalan Bizans'ın Avrupa'dan yardım istemesi.
Senyör ve şövalyelerin macera arayışları.
Ekonomik Nedenler

İslam Dünyası'nın zenginliği Avrupa'nın fakirliği.
Avrupalıların doğudan gelen ticaret yollarına hakim olmak istemeleri.
Avrupa'da toprak sahibi olmayan soyluların toprak elde etmek istemeleri.
Avrupalıların doğunun zenginliklerine sahip olmak istemeleri.
I. Haçlı Seferi (1096-1099)

Papa II. Urban ve Piyer Lermit'in çabalarıyla Avrupa'da kalabalık bir ordu hazırlanmıştı. Anadolu'ya ilk gelen düzensiz gruplar I. Kılıç Arslan tarafından yok edilmişlerdir. Ancak bu grubun ardından şövalye kont ve düklerden oluşan bir ordu Anadolu'ya girdi. Türkiye Selçuklularının merkezi İznik kuşatıldı. Kılıç Arslan İznik'i boşaltmak zorunda kaldı. Haçlılara karşı başarı ile mücadele eden Kılıç Arslan Haçlıları çok kalabalık olmalarından dolayı durduramamıştır. Antakya'yı işgal eden Haçlılar 1099'da Kudüs'ü Fatımilerden aldılar. Sonuçta:

Kudüs Haçlıların eline geçti.
İznik ve Batı Anadolu Bizans'ın eline geçti.
Anadolu Selçukluları İznik'i kaybedince Konya'yı başkent yaptılar.
Haçlılar ellerine geçirdikleri Antakya Urfa Trablusşam Sur Yafa Nablus gibi şehirlerde feodalite rejimine dayanan dükalık ve kontluklar kurdular.
II. Haçlı Seferi (1147-1149)

Musul Atabeyi İmadeddin Zengi Urfa'yı 1144'te Haçlılardan aldı. Ardından Halep ve Şam alınınca Kudüs Krallığı Papa'dan yardım istedi. Papa'nın çağrısı ile Alman İmparatoru III. Konrad ile Fransa Kralı VII. Lui ayrı yollardan Anadolu üzerine sefere çıktılar. İki ordu da Anadolu Selçukluları tarafından bozguna uğratıldı. Ordularının büyük kısmını kaybeden iki kral Şam'a saldırdılar fakat başarılı olamadılar.

III. Haçlı Seferi (1189-1192)

Mısır'da devlet kurmuş olan Selahaddin Eyyubi Haçlılarla amansız bir savaşa tutuştu. Amacı Suriye'deki Haçlı üstünlüğüne son vermekti. Selahaddin Eyyubi bu mücadelede başarılı olarak 1187'de "Hıttin" denilen yerde Haçlıları yendi. Kudüs dahil olmak üzere Suriye'nin büyük bir bölümünü Haçlı istilasından kurtardı.

Kazanılan bu zaferler Avrupa'da duyulunca her yerde dini propagandalar yapıldı. Alman İmparatoru Frederik Barbaros Fransa Kralı Filip Ogüst ve İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar komutası altındaki yeni Haçlı orduları harekete geçtiler. Kara ve deniz yollarıyla gelen Haçlı orduları Kudüs'ü almayı başaramayarak geri döndüler.

IV .Haçlı Seferi (1204)

Eyyubiler Haçlılarla mücadeleye devam ediyorlardı. Filistin'deki Yafa ve sahil şeridindeki bazı kaleler Eyyubilerin eline geçince Papa bütün Hıristiyanları sefere çağırdı. Haçlılar bu defa deniz yolunu kullanmak istediler ve Venedik ile anlaştılar. Bu sırada Bizans'ta taht kavgaları sürüyordu. İmparator olmak isteyen Aleksi Angelos Haçlılardan çeşitli vaadlerle yardım istedi. Papa'nın muhalefetine rağmen İstanbul'a gelen Haçlılar tahttan indirilen İzak ve oğlu Aleksi'yi imparator ilan ettiler ve İstanbul'u yağmaladılar.

İstanbul halkının ayaklanarak imparatoru ve oğlunu öldürmesi üzerine Haçlılar İstanbul'u işgal ederek Latin İmparatorluğu'nu kurdular (1204). İstanbul'dan kaçan Bizans soyluları İznik Rum İmparatorluğu'nu (1204 -1261) ve Trabzon Rum İmparatorluğu'nu (1204 -1461) kurdular. İznik Rum İmparatorluğu 1261 yılında Latin İmparatorluğu'nu yıkarak Bizans'ı tekrar canlandırmıştır.

V. Haçlı Seferi (1228)

Papa'nın çağrısı üzerine Alman imparatoru II. Frederik deniz yolu ile Akka'ya geldi (1228). Bu sırada Eyyubiler iç mücadeleler ile uğraşıyorlardı. Haçlılar bundan yararlanarak Sayda ve Kudüs'ü kuşattılar. Haçlılarla başa çıkamayacağını anlayan Eyyubi Hükümdarı Melik Adil Haçlıların Kudüs'te serbestçe oturma şartını kabul ederek 10 yıllık bir anlaşma yaptı (1229). Böylece Haçlılar amaçlarına ulaştılar. Ancak Filistin'e kadar inen Harzem Türklerinin Haçlıları yenmesiyle Eyyubiler Kudüs'ü yeniden ele geçirdiler (1244).

VI. Haçlı Seferi (1248)

Kudüs tekrar Türklerin eline geçince Papa yeniden Hıristiyanları sefere çağırdı. Ancak Avrupalılar seferlerden bıkmışlardı. Sadece Fransa Kralı Sen Lui sefere çıktı. Sen Lui de Eyyubi Hükümdarı Turanşah'a esir düştü. Önemli miktarda kurtuluş parası vererek Fransa'ya dönebildi.

VII. Haçlı Seferi (1270)

Fransa Kralı Sen Lui kardeşinin kışkırtmalarıyla son Haçlı Seferi'ne çıktı. O sırada Tunus'tan kalkan Arap korsanları doğuya giden Hıristiyan gemilerine zarar veriyordu. Bu yüzden Tunus'a sefer düzenleyen Sen Lui ve ordusunun yarısı veba salgını nedeniyle öldü.

Haçlı Seferleri'nin Sonuçları

Dini Sonuçlar

Avrupa'da kiliseye ve din adamlarına duyulan güven sarsıldı.
Skolastik düşünce zayıfladı.
Kilise ve Papa'nın otoritesi sarsıldı.
Siyasi Sonuçlar

Seferler sırasında binlerce senyör ve şövalyenin öldü. Sağ kalanların bir kısmı da topraklarını kaybetti. Böylece feodalite rejimi zayıfladı.
Merkezi krallıklar güç kazanmaya başladılar.
Feodalitenin zayıflamasıyla köylüler çeşitli haklar elde ettiler.
Türklerin batıya doğru ilerleyişleri bir süre için durdu.
Bizans Batı Anadolu'daki toprakların bir kısmını ele geçirdi.
Haçlılar ile yapılan mücadeleler İslam Dünyası'nı Moğol saldırıları karşısında güçsüz bıraktı.
Ekonomik Sonuçlar

Doğu-batı ticareti gelişti.
Marsilya Cenova Venedik gibi Akdeniz limanları önem kazandı.
Avrupalılar dokuma cam ve deri işleme sanatını öğrendiler.
Papaların ve kralların seferlere mali destek sağlamak için İtalyan bankerlerine başvurmaları bankacılığı geliştirdi.
Avrupa'da hayat standartları yükseldi. Ticaretle uğraşmaya başlayan şehir halkı zenginleşerek burjuva sınıfını oluşturdular.
Anadolu Suriye ve Filistin ekonomik bakımdan zarar gördü.
Teknik Sonuçlar

Pusula barut kağıt ve matbaa Avrupa'ya götürüldü. Bunlar Avrupa'da bilim ve teknik alanında gelişmelere yol açtı.
Avrupalılar İslam Medeniyeti'ni yakından tanıdılar ve faydalandılar.
Avrupa'da kültür hayatı canlandı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:39 pm

--------------------------------------------------------------------------------

TBMM

12 Ocak 1920'de toplanan Meclis-i Mebusan 28 Ocak 1920 tarihindeki gizli oturumunda "Ahd-i Milli" olarak Misak-ı Milli kararlarını almış ve kararlar bütün mebuslar tarafından imzalanmıştı. 17 Şubat 1920 tarihli oturumunda da basında yayınlanması ve bütün yabancı parlamentolara bildirilmesi kararlaştırıldı. 15 Mart'ta İstanbul'daki İtilaf kuvvetleri 150 Türk aydınını yakalatmış ve ertesi gün de şehir fiilen ve resmen askeri işgale maruz kalmıştı.

18 Mart 1920'de İngilizler meclisin etrafını makineli tüfeklerle sararak toplantı halinde bulunan milletvekillerinden bazılarını tutuklayarak ve sürükleyerek götürdüler. Bunun üzerine milletvekilleri meclisin çalışma süresini ertelediler. Böylece son Osmanlı Meclis-i Mebusanı düşman süngüsü altında zorla kapatıldı.

Bu işgali fedakar bir telgraf memuru Manastırlı Hamdi Efendi vasıtasıyla öğrenen Mustafa Kemal Paşa derhal bu hareketi protesto ederek bu işgalin haksız ve hükümsüz olduğunu bütün dünyaya beyan etti. Bu arada Eskişehir ve Afyonkarahisar'daki yabancı birlikler silahları ellerinden alınarak bulundukları yerlerden uzaklaştırıldı. Geyve-Ulukışla yakınlarındaki demiryolları işgal kuvvetlerinin ilerlemelerini zorlaştırmak için bozuldu. Anadolu'da bulunan yabancı subaylar tutuklandı.

Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin açılması belirlendi. Kurucu Meclis olarak çalışması düşünülen bu meclisi Mustafa Kemal halkın yadırgamaması için "olağanüstü yetkilere sahip bir meclis" olarak takdim etti. Kurucu Meclis ve seçimlerle ilgili 19 Mart 1920'de bir bildiri yayınladı. Seçimlerin yapılması için yayınlanan bu bildiri uyarınca yurdun her yerinde seçimler yapıldı. Bolu Düzce Hendek bölgesinde başlayan ve Nallıhan Beypazarı çevresine sıçrayan bazı ayaklanma olayları oldu. Bu olaylardan dolayı seçilen milletvekillerinin tümünün gelmesi beklenilmeden Millet Meclisi'nin açılma hazırlıkları yapıldı.

22 Nisan 1920'de yapılan çağrı ile Millet Meclisi 23 Nisan 1920 günü toplandı. O gün Hacı Bayram Camii'nde kılınan Cuma namazından sonra topluca Meclis binasına gelindi. Türkiye tarihinde ilk kez padişah olmaksızın 23 Nisan 1920 saat 14'de merasimle ve dualarla Meclis açıldı. Başkanlığa ilk olarak en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey getirildi. İlk Meclis İstanbul'dan gelen 90'ın üzerindeki mebusa ilave olarak 125 devlet memuru 53 asker 53 din adamı ve çeşitli sayıda tüccar çiftçi ve hukukçudan oluşan kadrosuyla çalışmalarına başladı. Mustafa Kemal 24 Nisan 1920'de Meclis Başkanı seçildikten sonra meclise teşekkürlerini ifade ederek ilk meclis konuşmasını yaptı.

23 Nisan 1920'de kurulan yeni Meclis 1 numaralı kararı ile kendi kuruluşunu düzenlemiştir. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi kararlarına uygun olarak milli iradeye dayanan bir meclisin seçimi yapılmıştır. Kapatılan İstanbul Meclis-i Mebusan'ın bir kısım üyeleri yeni kurulan Meclis'e katılma yetkisini 1 numaralı karar ile kazandılar.

Meclisin açılışını izleyen gün Mustafa Kemal'in teklifi ile aşağıdaki esaslar kabul edildi.

1) Mecliste beliren milli iradenin vatanın geleceğine doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üstünde bir güç yoktur.

2) Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.

3) Hükümet kurmak gereklidir. Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu kurulun da başkanıdır.

4) Geçici bir hükümet başkanı veya padişah vekili tayin edilmesi uygun değildir. Padişah ve halife baskı ve zordan kurtulduğu zaman Meclis'in düzenleyeceği kanuni esaslara uygun olan durumunu alır.

23 Nisan 1920'de kurulan Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme zaman zaman da yargı yetkisini elinde topluyordu. Milletin tek temsilcisi sıfatıyla da kuvvetler birliği sistemini benimsedi. Dönemin şartları gereği bir Meclis Hükümeti sistemi kuruldu. Meclis Başkanı aynı zamanda Hükümet Başkanı idi. Devlet Başkanlığı diye bir makam yoktu. Hükümeti teşkil eden üyeler vekil diye adlandırılıyordu. Meclis olağanüstü yetkilerle donatılmış olduğundan kuvvet ve yetki birliğini de bu niteliği ile temsil ediyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:39 pm

--------------------------------------------------------------------------------

NlZAM-l CEDID

On sekizinci yüzyılın sonunda askerî ve idarî sahalardaki düzensizliklere çare bulmak için yapilan girişimlrin tümü bu adla anılır. Ayrica Avrupa usulleriyle meydana getirilen talimli orduya verilen isim de Nizam-ı Cedid'dir. Bu terim ilk defa Fazil Mustafa Pasa tarafindan sadr-i azamligi esnasinda maliyede yapilan bazi yenilikler için kullanilmistir. Daha sonra Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) devrinde de simdi anlasilan manâda kullanilmaga baslanmistir. Ancak Nizâm-i Cedid genis ve dar manâda olmak üzere iki sekilde tarif edilmistir. Dar manâda; Sultan Üçüncü Selim Hân devrinde Avrupai tarzda yetistirilmek istenen askeri; genis manâda ise; yine ayni padisah devrinde devlet teskilâtinin bütününde yapilmak istenilen yenilikler olarak bilinmektedir. Bu tariflerden ikincisi daha dogru olarak kabul edilir.

Onsekizinci asir boyunca devam eden askeri basarisizliklar bunlari takib eden günlerde islahat layihalarinin verilmeleriyle neticelenirdi. Bunlarin içinde Halil Hamid Pasa'nin askerlik sahasindaki nizâmnâmesi en önemlisidir. Sultan Üçüncü Selim'in tahta çikisina kadar asagi yukari yüz sene kadar devam eden islahat hareketlerinin bir merhalesini teskil eden Nizâm-i Cedid fikri tamamen bu padisahin sahsina baglanir. Gerçektep sehzadeligi ve veliahtligi esnasinda devletin içinde bulundugu durum için yapilan islahat tesebbüslerini yakindan takip etmistir.

Nizâm-i Cedid hareketi Sultan Üçüncü Selim'in tahta çikisiyla beraber belli bir tertib içinde uygulanmaga baslandi. Böyle yeni bir sistemin konulmasi için öncelikle bazi yönlerden örnek alinacak Avrupalilarin ilerlemesinin sebeblerinin incelenmesi ve devlet adamlariyla âlimlerden tesekkül edilecek bir danisma meclisinin kurulmasi icab ediyordu. Padisah mesveret (danisma) meclisi teskiliyle yeni fikrin bir sahsin degil devletin mali olmasi gayesini güdüyordu. Islahat için yirmiiki devlet adamindan bu konudaki düsüncelerini açiklayan birer rapor hazirlamalarini istedi. Yirmiiki kisinin ikisi Avrupali idi. Bunlardan Bertrauf Osmanli Ordusu'nda çalisan'bir subay digeri ise Isveç konsoloslugunda çalisan D'Ohosson idi. Türk devlet adamlarinin belli baslilari ise Sadriazam Koca Yusuf Pasa Veli Efendizâde Emin Defterdar Serif Efendi Tatarcik Abdullah Efendi Cavusbasi Efendi ve tarihçi Enver Efendi idi.

Diger taraftan Ebu Bekir Râtib Efendi o devir için Avrupanin güçlü devletlerinden olan Avusturya'nin bassehri Viyana'ya sefaret vazifesiyle gönderildi. Gönderilen bu elçiden Avusturya'nin bütün müesseselerini incelemesi ve rapor etmesi istendi. Sekiz aylik bir seyahat neticesinde yazilan bu sefaretnâmede alinmasi gereken baslica tedbirler su maddeler içinde özetlenebilir: l. Hazinenin dolu ve düzenli olmasi 2. Askerin itaatli olmasi 3. Devlet adamlarinin dogru ve sadik kimseler olmasi 4. Halkin refah ve himayesinin temini 5. Bazi devletlerle ittifak anlasmalarinin yapilmasi.

Ebu Bekir Râtib Efendi'ye göre örnek seçilecek bir devletin askerî kanunlari ve nizamlari iktibas edilerek kendi bünyemize uydurup ihtiyacimiza cevap verecek bir Nizâm'i Ccdid ordusunun kurulmasi gerekiyordu. Padisahin düsüncelerine tesir eden bu sefaretnâme Nizâm-i Cedid programinin hazirlanmasinin bir safhasini teskil ediyordu.

Kendisinden önceki padisahlarin islahat hareketlerindeki düsüncelerinden faydalanmasini bilen Sultan Üçüncü Selim Hân Sultan Üçüncü Ahmed Hân devrinde yapilmak istenilen islahatin devlet adamlarindan gizli olmasinin zararlarini gördügünden devlet adamlari ve âlimleri yanina çagirarak onlarin düsüncelerinden faydalanma ve memleketlerin durumunu daha iyi tahlil etme imkânini ele geçirmek istedi. Ancak layihalari kaleme alan kimselerin askerlik sahasinda tecrübe sahibi kisiler olmamasi köklü tekliflerin gelmesine mâni oldu.

Verilen layihalar baslica üç görüs üzerinde toplaniyordu: 1. Ordunun Kanunî Sultan Süleyman Kanunlari'na göre islah edilmesi. 2. Sultan Süleyman Kanunlari'na Avrupa nizamlarini tatbik ederek yeniden ordu teskili 3. Yeniçeri Ocagi tamamen kaldirilarak Avrupa usûllerine göre yeni bir ordunun kurulmasi üçüncü düsüncede olanlara göre devletin eski kanunlari ihtiyaca cevap veremez hâle gelmis Yeniçeri'ye fesad karismasi da ordunun bozulmasina sebep olmustu. Çiftçi esnaf gibi meslek sahiblerinin bir yolunu bularak birer Esamî ele geçirmeleri de bunlari esnaflikla Ugrasan kisiler hâline getirmisti. Bu sebeblerden dolayi Yeniçeri Ocagi'ni bir tarafa birakarak tamamen Avrupa usulleriyle yeni bir ordu kurulmaliydi.

Sultan Üçüncü Selim Hân bu fikirlerden üçüncüyü seçti. Programin uygulanmasi için tertib edilen hey'etin basina Ibrahim Ismet Beg gibi dirayetli bir sahsi getirdi. Bu zat isin baslangicinda olabilecek tehlikeleri dile getirmisti. Islahat hey'etinin hazirladigi program yet-misiki maddeden meydana geliyordu. Öncelikle askerlikle ilgili maddelerin tatbikatina geçildi.

Yeniçeri Ocagi'nin birdenbire kaldirilmasinin devlete verecegi zararin ortada oldugundan bu ocagin islah edilmesi sirasinda yeni ordunun kurulmasi çalismalarina baslandi. Yeniçeri Ocagi'na haftada birkaç gün mecburî talim konuldu. Humbaraci Topçu lagimci ve Toparabaci ocaklarinin yeni kanunnâmeleri hazirlandi. Bunlar ordunun teknik siniflarini teskil edeceklerdi.

Yeni ordunun teskili ise Sadr-i â'zâm Koca Yusuf Pasa'nin Zistovi ve Yas ândlasmalarindan sonra cepheden Istanbul'a dönmesi ile baslar. Sadr-i â'zâmin Avrupa'dan subay da getirmesi talimli piyade askerinin teskilini hizlandirdi. Padisah bu ordunun Yeniçeriler' den bagimsiz ve genç Yeniçeriler'in buraya alinmasini istiyordu. Ancak bunun mahzurlarinin olmasi yeni ordunun Bostanci Ocagi'na bagli onikibin mevcudlu ve örnek bir ordu gibi teskili yoluna gidildi. Levend çiftligi Kanunnâmesi ile yeni ordunun kadrolari ve diger mes' eleleri açiklanmis oluyordu.

Nizâm-i Cedid ordusunun kurulusunda ortaya' çikan diger bir problem de halkin özellikle Yeniçeri Ocagi'ni benimsemesi böylelikle meydana gelecek zarari önlemekti. Zarari önlemek içinde halk arasinda muteber olarak bilinen devlet adamlarindan faydalanma yoluna gidildi. Yapilan propaganda da yeni ordunun Istanbul'da Rus tehlikesine karsi muhafaza için kuruldugunu Istanbul'a karsi bir tehlike esnasinda Anadolu ve Rumeline dagilmis olan çiftçilikle ugrasan askerin geç gelmesinin doguracagi tehlikeler anlatildi. Pek tesirli olmamakla beraber yapilan propaganda neticesi ilk andaki tepkiler önlenmis oldu. Sessizlikten istifade etmek isteyen devlet Anadolu'da asker yetistirme hareketine giristi. Bu harekette Karaman Valisi Kadi Abdurrahman Pasa ile Amasya Sancakbeyi Cabbarzade Süleyman beg'in gayretleri semeresini verdi. Ancak Yeniçeri Ocagi'na talim mecburiyeti konmasi hariçden Esamî satin alarak ulufeye kaydolanlarin isine gelmemesi ve ocak içinde usulsüz aidat topliyanlarin kanunnâme ile engellenmesi çikarcilari zor duruma soktu. Yapilan karsi propaganda neticesi önce Yeniçeriler talime çikmamaya basladi sonra da Nizâm-i Cedid' e kaydolanlarin dagilmalari devlet adamlarina Nizâm-i Cedid'in sadece orduda uygulandigini anlatmis oldu. Bu esnada Levend'den baska Üsküdar'da Kadi Abdurrahman Pasa'nm askerlerinden tesekkül eden yeni bir ordu tesis edildi.

Nizam-i Cedid ordusunun kurulmasinin yani sira Tophane Tersane ve Mühendishane'nin de yeniden organizasyonuna baslandi. Tophane mensuplari elenerek yenilendi Avrupa'dan top döküm ustalari getirilerek yeni ve kuvvetli top imalâtina baslanildi. Çok ihmâl edilmis olan donanma ve tersanenin islahatina girisildi ve bu konu Küçük Hüseyin Pasa'ya verildi. Alinan tedbirler neticesinde donanma her yönden güçlendi. Fennî egitimde tahsil ve terbiyenin ilerlemesi için 1773' de açilan Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyûn genisletilerek Teknik üniversite mahiyetindeki Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyûn 1794'de kuruldu. Bu okullarda genis ölçüde yabanci ögretmenlerden faydalanildi. Okullarin kitap ihtiyacini karsilamak için de Üsküdar matbaasi yeniden tesis edildi.

Yapilan degisiklikler devlet bütçesine agir yük getiriyordu. Yükün kaldirilmasi için sadece Nizâm-i Cedid'in giderlerini karsilayacak Irad-i Cedid denilen yeni bir hazine kuruldu. Ayrica Irad-i Cedid ileride meydana gelebilecek harplerin giderlerini de karsilayacakti îkiyüzbin kese degerinde olacak bu hazinenin gelir kaynaklarini Rüsum-i Zecriye denilen tütün içki ve kahveden alinan vergilerle mahlûl mukataalardan alinan vergi ve her sene yenilenen beratlardan alinan vergiler teskil ediyordu. Hazinenin hesaplarini görmek için de talimli asker nâzin Irad-i Cedid Defterdari tayin edildi.

Nizâm-i Cedid hareketi askeri sahadaki yeniliklerin yani sira idarî siyasî ve ticarî sahalarda ayni istikamette bir takim tesebbüsleri beraberinde getirdi. Idarî sahada Anadolu ve Rumeli yirmisekiz vilayete bölündü ve vezir sayisi buna uygun hâle getirildi. Idareciligi menfî olan ve ehliyetsiz kisilere vezirlik verilmemesine dair Kanunnâme çikarildi ve tayinlerin yapilmasi hakki Padisah ve Sadrazama verildi. Vezirlerin memuriyet süresi en az üç en çok bes yil arasinda sinirlandirildi. Kadilarin durumu timar nizâmnâmesi düzenlenerek yapilacak muamelelerin kanunnameye uygun olmasina dikkât edildi.

Osmanli Devleti'nin iktisadî idarî siyasî sahalarinda yapilan yenilik ve Islâhatlar yapilan menfi propaganda içteki ve distaki basarisizliklar sebebiyle istenilen neticeyi veremedi. Islahatlari tatbik edenler arasinda padisaha tam olarak itaat edenlerin sayisinin az olmasi da basarisizliklari getirdi. Harici düsmanlar yapilan savaslar Arabistan'da Vehhabî Mora'da Rum Balkanlar'da Sirp isyanlari ile diger küçük çaptaki isyanlari bastirmakta güçlükle karsilanilmasinin suçu devamli Nizâm-i Cedid askerine yüklendi. Yeniçeri Ocagi mensublarinin da Nizâm-i Cedid askerinin çogalmasiyla kendi maaslarinin ellerinden gidecegi korkusu cephe almalarina sebeb oldu. Fransa'nin Osmanli Devleti aleyhine cephe alip Istanbul'daki Fransiz sefirinin el altindan Yeniçerileri "maaslariniz alinip devlet ileri gelenlerine dagitilacaktir" seklindeki tahrikleri de etkili oldu. Bu hareketin basarisizliginda bazi kötü tesadüflerin korkak ve müsrif devlet adamlarinin da tesiri oldu. Devlet bütçesinden yapilan masraflarin artmasi hileli sikke kesilmesi veya yeni yeni vergilerin konulmasina bagli olarak esya fiyatlari artti. Tasrada vergi tahsildarlarinin suistimalleri halka büyük *****ti getirdi. Bu sebeblerden yenilige karsi olan unsurlar Nizâm-i Cedid'i yikmak için firsat arar hâle geldiler.

Napolyon'un Misir seferi sirasinda Akka Kalesi'nin önündeki savasta basari kazanan Nizâm-i Cedid ordusundan Sirp isyanlarina ve Rusya ile savas tehlikesine karsi faydalanilmak istendi ve ordu Rumeline geçirildi. Ancak bu durumdan süphelenen Rumeli ayanina ordunun Sirp isyanini bastirmakla vazifeli oldugu ilân edildi. Fakat Sadr-i â'zâm Ismail Pasa'nin ve yenilige muhalif olanlarin Rumeli ayani ve Yeniçerileri tahriki olaylarin baslangici oldu. Ilk hadise Tekirdag'da meydana geldi. Burada kurulacak Nizâm-i Cedid ordusuna dair fermani okuyan kisiyi yeniçeriler öldürdüler. Askeri Edirne'ye götüren Kadi Abdurrahman Pasa'ya mukavemet edilmesi iç harp tehlikesi derecesine ulasti. Ingiliz donanmasinin Istanbul'u yakmakla tehdit ettigi ve düsmanin sinirlara asker yigdigi sirada böyle bir isyanin baslamasi devletin selâmeti açisindan kötü neticeler doguracagi asikardi. Bu sebeble Üçüncü Sultan Selim Hân Abdurrahman Pasa'yi geri çagirdi. Arzu edilen neticenin aksine muhaliflerin taskinliklarini artirmaktan baska bir ise yaramadi. Zira yenilik düsmanlarinin simarmalarina sebebiyet verilmisti. Istanbul'da Bogaz yamaklari isyan etti.

Edirne'deki hadiseden sonra merkezde yapilan degisiklikler fayda yerine zarar getirdi. Tayinlerle görünüsde Nizâm-i Cedid taraftari olanlar makam sahibi oldular. Ordunun da Istanbul'da bulunmayisini firsat bilen Yeniçeri ve yenilik muhalifleri Nizâm-i Cedid'i ortadan kaldirmaga karar verdiler. Bu karardan habersiz. olan padisah. Bogaz yamaklarini Nizâm-i Cedid'e dahil etmege çalisiyordu. Köse Musa Pasa ise el altindan haber göndererek bu askerleri; "Eger Nizâm-i Cedid elbisesi giyerseniz dinden çikarsiniz giymezseniz ocaktan atilirsiniz. Belki de Nizâm-i Cedid sizi öldürecek" diye tahrik ediyordu. Tahrikler sonucu 26 Mayis 1807 tarihinde Büyükdere çayirinda toplanan Yeniçeriler isyani baslattilar. Baslarina reis olarak seçtikleri Kabakçi Mustafa denilen serkes de Istanbul halkina yaptiklari isin mukaddes bir hareket oldugu yolunda propaganda yapti.

Bu esnada Kaymakam Köse Murad Pasa bir taraftan Padisah'a isyani önemsiz gibi gösterirken diger taraftan isyancilari bastirmaga hazirlanan Topçu ocagi'na karsi gelmemelerini emreden haberi gönderiyordu. Böylelikle isyan programi düzenli olarak tatbik edilmege baslandi. Isyancilar Et Meydani'nda (Aksaray semti) toplandiktan sonra devlet adamlarinin içinde bulunan Nizâm-i Cedid muhalifleriyle anlastilar. Padisah durumdan haberdar oldugunda is isten geçmisti. Isyanin bastirilmasi için Nizâm-i Cedid'in kaldirildigina dair bir ferman yayinladiysa da asiler bu defa da padisahtan on bir kisinin kendilerine teslimini istediler.

Kendisine on bir kişinin isimlerinin listesi verildiginde çok üzülen padisah bütün bunlara sebeb kendi yumusak huylulugu oldugunu söylemistir. Kan dökülmemesi için asilerin istekleri kabul edildi. Asiler verdikleri listede olan kisileri birer yolunu bulup katlettikten sonra is bununla bitmeyerek yeni bir istekle ortaya çiktilar. Sira nihayet Nizâm-i Cedid'in mimari olan Sultan Üçüncü Selim'e geldi ve bu padisah iyi huylulugu sefkati ve temiz ahlâki yüzünden sehit edildi. Isyanin neticesinde de memleket Avrupa'ya yetismek yolunda uzun bir süre geri kalınmış oldu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:40 pm

Saltanatın Kaldırılması

Mudanya Mütarekesi'nden sonra Lozan Barış Konferansı için hazırlıklar başlayınca Osmanlı Hükümeti Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında konferansa katılmak arzusunda olduğunu bildirdi. İtilaf Devletleri'nin hala İstanbul'da bir hükümet tanımak ve onu da Türkiye ile birlikte konferansa çağırmak istemeleri ve bu hükümetin de delegeleri beraberce seçmek için Büyük Millet Meclisi'ne başvurması Mustafa Kemal Paşa'yı harekete geçirdi.

Sadrazamı Tevfik Paşa'nın barış konferansında görüş ve sözbirliği Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na çektiği telgraf Mecliste tepkiyle karşılandı. Gerek Mustafa Kemal Paşa'nın 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde ve gerekse 20 Ocak 1921 tarihli Anayasada egemenliğin millette olduğu ilan edilmişti.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve pek çok milletvekilinin ortak teklifi 30 Ekim 1922 günü TBMM'de görüşülmeye başlandı. Önergede Saltanatın kaldırıldığı belirtiliyordu. Saltanatla birleşmiş olan "halifelik" ise ondan ayrılacaktı. Ateşli görüşmeler sırasında şu düşüncelerin Meclis Genel Kuruluna hakim olduğu görüldü: Saltanat Halifelikten ayrılsın ve kaldırılsın. Halifeyi biz seçelim; -Saltanat ve Halifelik birbirinden ayrılamaz. Bu nedenle eğer Saltanat kaldırılırsa Halifelik de kalkmış olur ki böyle bir durum düşünülemez.

Görülen şuydu: Başta Hüseyin Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa gibi Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yakın arkadaşlarının bulunduğu bir grup Halifeliğin Saltanattan ayrılamayacağını ileri sürüyorlardı. Saltanatın kaldırılması hakkında kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi Karma Komisyonunda görüşülürken hilafetle saltanatın ayrılamayacağı düşüncesi ileri sürüldü. İlk grubun içinde bulunanlar ise böyle bir ayrımın mümkün olduğunu belirtiyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa söz alarak tarihsel ve bilimsel açıklamalarda bulunarak yüksek sesle şunları söyledi: "Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakereyle münakaşa ile verilemez. Hakimiyet saltanat kuvvetle kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan millete saltanatını hakimiyetini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir."

Mustafa Kemal Paşa'nın bu çok önemli ve tarihi konuşması sonunda Karma Komisyon'da görüşülen teklif hemen kabul edilmiş ve ivedilikle Genel Kurulda görüşülerek 1 Kasım 1922'de 308 Numaralı karar olarak benimsenmiştir. Yeni Türkiye'nin yeni temellerinin de bir ifadesi olan bu karar ile hilafet ve saltanat birbirinden ayrılmış saltanat kaldırılmıştır. Ertesi gün TBMM Osmanlı veliahdı Abdülmecid Efendi'yi halife seçmiştir.

Böylece çok önemli bir gelişme sağlanmıştır. TBMM'nin Saltanatı kaldırma kararı İstanbul Hükümeti tarafından da benimsenmiştir. Hükümet istifa etmiştir. Devir ve teslim işlerine derhal başlanmıştır. Bu tutum Saltanatın kaldırılmasının beklendiğini de gösterir. Saltanatın kaldırılma kararı üzerine 17 Kasım 1922'de Sultan Vahidettin İngiltere himayesine sığınarak Malaya zırhlısı ile yurdu terketmiş ve Malta'ya gitmiştir. Oysa Osmanlı tarihinde hiçbir padişahın düşmana sığınmak gibi bir tutum içine girdiği görülmemiştir
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:40 pm

31 MART OLAYINI HAZIRLAYAN OLAYLAR

Giriş: Yakın çağlar Türk Tarihi ve siyaset hayatında 31 Mart olayı önemli bir dönüm noktası teşkil eder. Tanzimattan sonra çağdaş bir devletin kurulması yolundaki çabalar büyük bir hız kazanmış bu devirde Avrupa ile ilişkiler artmış ve bu ilişkileri ustalıkla idare edebilecek Mustafa Reşit Paşa Emin Ali Paşa gibi devlet adamları yetişmişti. Buna paralel olarak gazetecilikte ve genel olarak yayın hayatındaki ilerlemeler küçük de olsa aydın bir kamu oyunun doğmasını sağlamıştı. Bu etkiler altında dünya olaylarını yakından izleyen Doğuyu ve Batıyı iyi bilen bazı aydınlar yetişti. Artık 19. yüzyılın ikinci yarısında Batıdaki özgürlükçü fikirlerin de bu Osmanlı aydınlarınca benimsenmemesi doğaldı. Nitekim bu sıralarda Namık Kemal Ziya Paşa gibilerinin önderliği altında Yeni Osmanlılar diye tanınan ve Osmanlı Devletinin meşrutiyet esaslarına göre idare edilmesini isteyen bir topluluk meydana çıktı. Bu topluluk Osmanlı devletinin meşrutiyet esaslarına göre idare edilmesini istemiyordu. Başta Mithat Paşa olmak üzere bazı devlet adamları da bu düşünceleri paylaşmaktaydılar. İşte bu aydınların siyaset adamlarının çalışmaları ve olayların da gelişmesi sayesinde Abdülhamit II. 1876 yılında I. Meşrutiyeti ilan edebildi.
Ne var ki parlamento hükümetinin Osmanlı Devletinde uygulanmasını zorlaştıran büyük bir engel vardı; bu da Osmanlı camiasının yapısıydı. Osmanlı devletinin halkı çeşitli din ve milletlerden meydana gelmişti. Öte yandan ilk parlamentonun çalışmalarını yaptığı sıralarda yenilgiyle sonuçlanan Osmanlı-Rus savaşının sürmekte oluşu 1877-8 Mebusan Meclislerinde çeşitli yolsuzluk iddialarının ve sert eleştirilerin ortaya atılmasına yol açtı. Şüphesiz bu da parlamentoya alışmamış hükümet çevrelerinin tepkisine neden oldu.
Yukarıda anlatılan nedenlerden ötürü 14 Şubat 1878 de Abdülhamit II. Meclis-i Mebusanın toplantısına son verdi ve 1908 yılına kadar bir daha bu meclis toplanmadı. Böylece I. Meşrutiyet devri son buluyor ve mutlakiyet idaresine dönülmüş oluyordu. Yeni yetişen kuşağın Osmanlı İmparatorluğunda düzeltme yapılması amacı yavaş yavaş devlet içinde siyasi partilerin doğmasına yol açtı. Bunların içinde Kanun-u Esasinin tekrar yürürlüğe girmesi için mücadele eden 31 Mart olayından sonra Abdülhamit II.’nin tahttan indirilmesini sağlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti en önde gelir.
Derviş Vahdeti : Yine muhalefetin dinci kolu içerisinde sayılması gereken bir hareket
Derviş Vahdeti tarafından temsil ediliyordu. Derviş Kıbrıslı bir hafızdı. Üstünkörü bir takım İslami bilgiler edindikten sonra Nakşibendi tarikatine girmişti. Bir aralık İstanbul’a geldi burada -kendi ifadesiyle- “gözü açıldı”. Kıbrıs’a döndüğünde İngilizce öğrendi 15 yıl memurluk etti. 1902 de yeniden İstanbul’a geldi. 11 Aralık 1908’de Volkan gazetesini yayımlayamaya başladı. Gazetenin koleksiyonu incelendiğinde bunun sıradan dincilik yapan bir gazete olmadığı anlaşılır. Gerçekten gazetenin şu nitelikleri olduğu göze çarpmaktadır: 1) İslamiyetçi nitelik 2) Hürriyetçi ve Kanun-u Esasi düzeninden yana nitelik 3) İnsaniyetçi ve medeniyetçi nitelik 4) Fedakarancı nitelik 5) Sabahattinci ve muhalif nitelik 6) Osmanlıcı ittihad-ı anasırcı görüşler.

2. 31 MART OLAYINDAN ABDÜLHAMİT’İN TAHTTAN İNDİRİLİŞİNE KADAR GEÇEN OLAYLAR

A. Ayaklanmanın İstanbul’da Egemen Olduğu Günler

Ayaklanmanın Başlaması

Askerin Yaptıkları : 12 Nisan gününü 13 Nisana bağlayan gece yarısında Taşkışlada bulunan 4. avcı taburunun askerleri ayaklandılar subaylarını bağladıktan sonra sabahleyin 2.45 de kışlalarından silahlı olarak çıkarak 3.45 de Sultanahmede geldiler ve Meclis-i Mebusanı kuşattılar. Askerlerin ellerinde bir beyaz bir kırmızı ve birçok yeşil bayraklar vardı. Bu yeşil bayraklar İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin açılışında kullanılan bayraklardı. 4. Avcı taburunun askerleri diğer kışlalara da giderek oralarda bulunan askerleri ayaklanmaya çağırdılar. Bu çağrı üzerine saat 5.45 de Kılıç Ali Taşkışla kışlalarının askerleri ve Beyoğlu numune topçu alayları Yıldızdaki 5. 6. ve 70 alayların askerleri Sultanahmette toplanmış bulunuyorlardı. 2. avcı taburu henüz katılmadığı gibi mümtaz Kolağası Aziz Bey’in kumandasında bulunan 3. avcı taburu Ayasofyaya hiç gelmeyecekti. Bu sırada ayaklananların sayısı 3000’i aşıyordu. Bu saatte askerler havaya birkaç el ateş ettiler ve birkaç defa “Yaşasın Asker” diye bağırdılar. Gürültü üzerine halk büyük kalabalıklar halinde meydanda toplandı. Bütün olup bitenler az çok düzen içinde oluyordu. Askerler birbirlerine kimsenin özellikle azınlıkların ve yabancıların malına canına dokunulmamasını sürekli olarak telkin ediyorlardı. Harbiye nazırı saat 5’de 1. Ordu Kumandanı Mahmut Paşa’yı işbaşına çağıran bir telgraf çekti. Paşa telgrafı saat 7’de aldı. 8.30’a doğru Harbiye Nezaretine geldi. 9.15 ‘de Davut Paşa kışlasına bir telgraf çekilerek süvari birliklerinin yola çıkarılması emredildi; bu birlikler saat
10.45’de Beyazıta geldiler. Gelenlerden yirmi süvari Gedikpaşada bulunan ayaklanmış askerlerin üzerine gönderildi bunlar dağıtılarak üçü yaralandı. Süvariler bir yandan Beyazıt dolaylarında yollarda biriken halkı dağıttılar. Bu sırada Harbiye nezaretinin kapılarına dağ topları ve makineli tüfekler yerleştirildiği gibi Köprüden geçecek askerleri önlemek üzere Eminönüne makineli tüfek gönderildi. Başkaldıranlardan bir takımı Harbiyedeki askerleri kandırmaya çalışmışlar ama buna muvaffak olamamışlar hatta Osmanlı’ya göre bazıları içerdekiler tarafından “paralanmışlardı.”

Harbiye Mektebinde : Öte yandan Kuran’ın bildirdiğine göre bir aralık Muhtar Paşa Abdülkadir Bey adında bir subay aracılığı ile Harbiye Mektebi öğrencilerine diğer yüksek okul öğrencileriyle birlikte ayaklanmayı bastırmalarını teklif etmiş. Bunu Harbiyeliler “prensip itibariyle” kabul etmişler ama “nedense” bu iş olmamış. Paşa’nın ayaklanan askerlerden kurtulmak için Modada bir yabancı komşunun evine sığınması sonra da vapurla Yunanistan’a kaçmış olmasının herhalde bir rolü olmuştur. Fakat öle anlaşılıyor ki Harbiyeliler belki de içlerinde İttihat ve Terakkiye muhalif birçok öğrencinin bulunması yüzünden böyle bir işe fazla hevesli görünmemişlerdi. O derece ki 31 Martçıların görünüşteki önderi Hamdi Çavuş Harbiyeye gelmiş ve Harbiyelilerin ayaklanmaya katılmalarını teklif etmiş. Kuran bu teklife karşı tepkisini şöyle anlatıyor: “İmtihanları vesile ederek bu teklifi reddetmiştim.” Kuran’a göre Hamdi Harbiye okul yönetiminin İttihatçı olmayan ve ona kafa tutan öğrencilere karşı aldığı disiplin tedbirleri yüzünden böyle bir teklifi uygun karşılayacaklarını sanıyormuş. Her ne ise Harbiyeli subaylara karşı düşmanlık besleyen hatta yer yer onları öldürmeye çalışan bir ayaklanmanın önderinin o subayların yetiştiği okuldan yardım istemesi son derece gariptir.

Yıldız Sarayında : Askerlerin mebuslar heyetinin Yıldız’a gitmesine engel olmuş olmasına rağmen heyetten Yusuf Kemal Bey Yıldız’a gitmeyi başardı. Orada daha önce kendiliklerinden gelmiş bulunan mebuslardan Esat Toptani Paşa’yı ve Müfit Bey’i buldu. Esat Paşa ikinci mabeyinci Nuri Paşa aracılığıyla Abdülhamit’in Ayasofyada askere görünmesini istedi. Nuri Paşa’nın sonradan Harp Divanında açıkladığına göre Abdülhamit bunu “Beni parçalatmak istiyorlar” diye reddetmiş. Bunun üzerine Esat Paşa bir saltanat arabası verilmesini bununla kendilerinin gidip askere söz anlatmalarını öne sürer. Padişah bunu da “Saltanat arabasına kardeşimi bindirip padişah ilan etmek istiyorlar” diye reddeder. Abdülhamit’in bu sırada büyük bir heyecan içinde bulunduğu tahmin edilebilir. Bunun üzerine artık Sadrazam olmayan Hilmi Paşa’nın da onayı ile Ali Cevat Bey’in askerlere onları affeden bir irade-i seniye götürmesi kararlaştırıldı. Bu irade hükümetin istifasının kabul edildiğini yeni kabinenin kurulmak üzere olduğunu güvenliğin korunacağını o gün “içtimada” bulunan “asakir-i şahanenin ve birlikte bulunanların” Padişah tarafından affedildiklerini açıklıyor ve “ila yevm ül kıyam baki ve ali olan şeriatın bundan böyle de her tarafça ahkam-ı celilesine bir kat daha dikakt ve itina olunması tekiden” buyrulduğundan artık askerin askerin kışlasına ahalinin de işine gücüne dönmesi istiyordu. Ayrıca Şeyhülislam bütün asker ve halka Padişahın selamını bildirmekle görevli kılınıyordu.

Öldürülenler : Ayaklanmanın ilk günü ölenler arasında Adliye Nazırı Nazım Paşa da vardı. Öğleden sonra Hilmi Paşa tarafından Babıaliden Saraya çağrılan Adliye Nazırı ile Bahriye Nazırı Rıza paşa aynı arabayla yola çıktılar: Eminönüne geldiklerinde asker arabayı çevirip Meclise götürdü. Meclisin dış kapısından girerken bekleyen asker silaha davrandı. Rıza Paşa buna karşı çizmesindeki tabancayı çıkarmak isteyince kendisi ayağından Nazım Paşa da kalbinden vuruldu. Ondan başka Lazkiye mebusu Arslan Bey öldürüldü. İkdam’a göre öldürülen subayların sayısı dörttü. Bunlar ya askere engel olmak istedikleri için ya da askere “tecavüz” etmeye kalkıştıkları için öldürülmüşler. Bir de Şerif Sadık Paşa ile uşağı öldürülmüştü. Ayrıca Harbiye Nezareti önlerinde ayaklananlardan bazı kayıplar olduğu anlaşılıyordu. Şura-yı Ümmet ve Tanin gazete idarehaneleri de yıkılıp yağmalandı.

Basının tutumu : ikdam Osmanlı Volkan Mizan Serbesti gibi gazeteler ayaklananlardan yana tavır almışlardı. İkdam askerlerin düzenliliğini göstermek için elinden gelen çabayı gösteriyordu. Buna göre zorbalıklar karşı yanın kışkırtması ile ya da meşru
savunma durumunda olmuştu. Her polisin yanına iki asker verilmiş bunlar İstanbul sokaklarında güvenliği sağlamışlar birbirlerini yatıştırıp frenlemek için öğütler vermişlerdi. Askerler Adliye Nazırını öldürdükleri için pek üzgündüler: cenazesi “ihtifalat-ı lazime” ile kaldırılacaktı. Yabancılar ve müslüman olmayanların haklarına “fevkalade riayet edilmişti.”. Askerler ikişer üçer elçiliklere giderek can mal ırza dokunulmayacağını açıklamışlardı. İkdam yabancılar ve bu arada The Times muhabiri askerlerin gösterdikleri “intizamperverlik” ve “siyasi terbiyeye” hayran kalmışlardı. Ayasofyaya gelen Amerikan elçisi askerlerin isteklerini “muhik” görmüş ve ağırbaşlı davranışlarını takdir etmişti. Ayaklanmayı fırsat bilen Zaptiye tevfikhanesindeki tutuklular binayı ateşe vererek kaçmaya yeltenmişler asker gelerek onların ayaklanmasını bastırmıştı.

Selanik’in Tepkisi : Ayaklanma haberi Selanik’e varır varmaz oradaki İttihat ve Terakki ile 3. Ordu derhal kesin bir tavır aldılar. 3. Ordu Kumandanı birinci ferik Mahmut Şevket Paşa’nın başkanlığında askeri kulüpte yapılan toplantıda Rumeli’den gidecek bir ordu ile ayaklanmanın bastırılması kararlaştırıldı. Bu orduya Hareket Ordusu adının verilmesi toplantıda bulunan Mustafa Kemal’in düşüncesiydi. Ordunun başına Mustafa Kemal’in kumandanı Selanik redif fırkasının kumandanı ferik Hüseyin Hüsnü Paşa getirildi. Ordunun kurmay heyetine kolağası Mustafa Kemal de girdi. Ayrıca kamu oyunu harekete geçirmek üzere ertesi gün Selanik’te bir miting yapılması kararlaştırıldı.
The Times’ın olayın ertesi günü çıkan yorumu şuydu: “İttihat ve Terakki’nin yerine bir çok kabiliyetli ulemanın üye olduğu rakip bir teşkilat geçmiştir. Muhammediye Cemiyeti başkente egemendir ve arkasında Birinci Ordunun bütün askerleri ve halkın silahlı bölümünün çoğunluğu vardır.” Gazeteye göre Temmuz devrimini yapan İttihat ve Terakki kadar gizli ve becerikli bir teşkilat “gerici” ayaklanmayı hazırlamıştır. Aynı zamanda dış tehlikenin de varlığına işaret olunuyordu. Haberi alan Bulgar hükümeti Bulgaristan’ın bağımsızlığı hemen tanınmadığı takdirde “ciddi kararlar” almak durumunda kalacağını açıklamıştı.

İsyancıların Davranışı : 14 Nisan günlü İstanbul gazetelerinde bir gün önceki olayları anlatırken askerlere leke sürmemek için çaba göstermelerine rağmen askerin Sultanahmetten bütün şehre yayılması İstanbullar için pek ürkütücü bir hal almış Kapalıçarşı ve İstanbul’daki dükkanların çoğu açılmamıştı. Zira ortada subaysız başıboş kümeler hlinde dolaşan askerler akıllarına estikçe silahlarını havaya boşaltıyorlardı. Bu yüzden bir çok İstanbullular kaza kurşunuyla yaralanıyorlardı. Bazı askerler de bu arada rastladıkları subayları öldürmeye kalkışmışlardı hatta bazen işi “Harbiyeli subay avından” çok subay olsun olmasın “mektepli avına” çevirenler de oluyordu. Öte yandan askerler Zaptiye Nezaretinin karşısındaki kadınlar İttihat ve Terakki kulübünün kapılarını kırıp yirmi musiki aleti ile mobilyaları parçaladılar. Bunları yaparken arada kümeler halinde Yıldız’a uğrayıp istediklerini kabul ve kendilerini affettiği için Abdülhamit lehinde sevgi ve teşekkür
gösterileri yapıyorlardı. Abdülhamit de pencereye çıkıp onların gösterilerine karşılık veriyordu.

Vahdeti’nin Tutumu : O gün çıkan Volkan’da Vahdeti’nin “Halife-i İslam Abdülhamit Han Hazretlerine Açık Mektup” başlığını taşıyan yazısı vardı. Buna göre Vahdeti’nin içinde bulunduğu hal ve mevkii Abdülhamit’e hitabetmeyi gerekli kılmıştır. “Şu dakikada” aldığı bilgiye göre bütün asakir-i şahaneleri subayların mektepli olanlarını tutukladıktan sonra 0.45-1.45 sıralarında Mebusan Meclisini kuşatmışlar “fakat asakir-i mumaileyhimin makasıd-ı hakikiyeleri ne olduğu bizce anlaşılamamıştır”. Maksatları ne olursa olsun kabinenin düşmesi muhakkakmış Abdülhamit için en büyük şeref Meşrutiyeti korumasıymış.
Ortada resmi otorite olarak bir tek Abdülhamit kalmıştır. Öyle ise Meşrutiyet’in Korunması artık önemli ölçüde Abdülhamit’in mutlakiyeti kurmaya kalkışmamasına ya da Vahdeti’nin dediği biçimde onun mutlakiyetçilere kulak vermemesi ile mümkündür. Vahdeti düştüğü umutsuzluk yüzünden Ahrarcı bir hükümeti gözünden çıkarmış meşrutiyetçi olmak şartıyla tarafsız hükümete bile razıdır.

Harbiyelilerin Kaygıları : Vahdeti’nin bu yazısı karşısında Harbiye Mektebi öğrencileri Meşrutiyet tehlikede diye endişe ettiler. Ahrarcı bir Harbiye öğrencisi olan Ahmet Bedevi Kuran bazı arkadaşlarını Mizancı Murat’a gönderdi. Kendisi de Mevlanzade Rıfat’a gitti.
Bu bilgilerden Mevlanzade Mizancı Murat Kuran ile arkadaşları Vahdet-i ve Said-i Kürdi arasında tanışıklık ve temas bulunduğu anlaşılmaktadır. Mevlanzade ve Murat Bey Vahdeti adına teminat veriyor hepsi de Meşrutiyetin ciddi bir tehlike içinde bulunmadığını teyid ediyorlardı. Bu şekilde teminat verebiliyorlardı zira ayaklanmanın Abdülhamit tarafından değil kendilerince çıkarıldığını biliyorlardı.

Meclisin Toplanması. Donanma Muhalefet ve İngiliz Elçisinin Davranışları :

Basın : Askerin düzenli olduğu yalanını İkdam’ın 15 Nisan Tarihli sayısı her sayfasında sürdürüyordu. Ayrıca bir Rum subayının öldürülmesi “ittihad-ı anasıra” aykırı olduğu için İkdam bu konuda özel bir duyarlılık gösteriyordu. Rumca gazetelerin yazılarına da bir hayli yer verilmişti. Tahidromos Atina’ da olayın “tabii” karşılandığını ve artık Kamil Paşa ile İsmail Kemal’in işbirliği sayesinde Osmanlı milletleri arasında gerçek bir birlik kurulabileceği umudunun doğduğunu belirtiyormuş.
Bugünün The Times gazetesi ise başyazısında Türklerin hemen hiç kan dökmeden ve maddi zarar yapmadan ordu eliyle yine bir ihtilal yaptıklarını belirtmekteydi. Başyazıya göre İttihat ve Terakki’nin diktatörce tavırları ve memleketin hızlı bir Batılılaşmaya karşı olması ayaklanmanın nedenleriydi. Bu durumda ayaklanma meşrutiyetçi fakat muhafazakar bir yönetime yol açacaktı.
Serbesti de o gün yapılacak basın mitinginin şimdilik gerekli görülmediği için yapılmayacağını bildiriyordu zira nasıl olsa şeriat “hürriyet-i kelamı” buyuruyordu.
Günün Volkan’ında Vahdeti’nin “İnkikab-ı Şeri” başyazısı dikkati çekiyor. Bunda “Açık Mektup” taki kötümserlikten hiçbir iz yoktur. Yalnız üç yerde “halife” adı saygıyla anılarak ihtiyat elden bırakılmak istenmiyordu. Son olarak da akerler uzun uzun övülüyordu. Volkan’ın son sayfasında ise İttihat ve Terakki önderlerinin nerede bulunduklarının bilinmediği söyleniyor ve alay ediliyordu.

Hükümet : O gün hazırlanıp yayımlanan bir resmi tebliğ hükümetin endişelerini ilk defa dile getiriyor o zamana kadar sürdürülmüş olan resmi iyimserliği adeta yalanlamış oluyordu. Tebliğde bir çok askerin kışlalara döndüğü ama bazılarının şehirde silahlı olarak dolaşıp havaya kurşun sıktıkları böylece halk arasında ölüm ve yaralanmalara yol açtıkları anlatılıyordu. Durum karşısında hükümet sert bir uyarmada bulunuyordu. Padişahın affı sadece aftan önceki olayları kapsamaktaydı. Oysa söz konusu davranışlar “Şer-i Şerif ve Kanun-u Esasi ahkamına” aykırı olduklarından hükümetin bunları cezalandırmaya kesin olarak kararlı bulunduğu bu yolda buyruklar verildiği bildiriliyordu.
Öte yandan Harbiye Nazırı Ethem Paşa boş durmamış bazı taburların çavuş ve onbaşılarını yanına çağırarak öğütler vermişti. Bu öğütler mekteplilik alaylılık ile ilgiliydi: iki tür subay yoktu hepsinin elbirliğiyle vatan için çalışmaları gerekiyordu. Harbiyeliler aleyhinde beslenen düşünceler hiç doğru değildi; bununla birlikte kötü hali görülen hiçbir subay taburlarda tutulmayacaktı.

Hareket Ordusu : 15 Nisan 1909 gecesi Binbaşı Muhtar Bey kumandasındaki Hareket Ordusunun ilk birliği Selanik’ten yola çıktı. Oysa 15 Nisan gününde hükümetin ilave olarak yayımladığı resmi bir bildiride “Dersaadet’e hariçten asker celbolunacağına dair olan işaat ve neşriyatın katiyen asıl ve esası yoktur” deniyordu. Büyük ihtimalle hükümet Selaniktekilerin niyet ve davranışlarından haberliydi ama onun şimdi tek kaygısı İstanbul’daki askerin yeniden sokaklara dökülmesini önlemekti. Nitekim Ali Şevki Bey’in bir mektubu o akşam kabinenin Tevfik Paşa’nın konağında Nazım Paşa ve Genel Kurmay Başkanı İzzet Paşa ile birlikte toplandığını ve bu arada Selanik’ten asker yüklü iki trenin yola çıktığına dair bir haber alındığını bildiriyordu.

B. Hareket Ordusunun İstanbul’a Yaklaşması

Basın : 16 Nisan 1909 günlük İkdam’da başlığı “Ahalimize Muazzez Asker Kardeşlerimize Bir Nasihat-ı Dini’ye” olan yazıda ayaklanma iyice yeriliyordu: hem Meşrutiyeti tehlikeye atan bir ihtilal ve fitne olayı olarak hem askeri disiplin açısından hm de İttihatçı gazetelerin yıkılması gibi davranışlar bakımından.
İkdam kendisini 31 Mart’ın havasına o kadar kaptırmıştı ki Müslüman kadınların çarşıya ancak zorunluluk halinde çıkmalarını ve çıkanların da “adab-ı Şeriat dairesinde” hareket etmelerini “rica” ediyordu.
O gün çıkan Volkan gazetesi 31 Mart olayını ve onun getirdiği düzeni korumak için var gücünü harcıyordu.
Mizan’ın o günkü sayısında Murat Bey Meşrutiyet ve Millet Meclisi olmazsa hiçbir şeyin elimizde kalmayacağını anlatıyordu. İstibdat geri gelirse din elden gider zulüm yapılır memleket ilerleyemezdi. Bediüzzaman gibi Murat Bey de hem Hürriyet’in ilanını hem 31 Martı övüyordu.
O günkü The Times’ın Osmanlı gelişmeleriyle ilgili başyazısı Tevfik Paşa’yı ve programını alkışlıyor ve durumu genel oalrak umut verici buluyordu. Bu programla hükümet ordu ve halkın desteğini kazanırsa Batı Avrupa’nın Osmanlı Meşrutiyeti için beslediği sempatiyi elde edecekti .

Alman Paşaları : Hareket Ordusu ile ilgili haberleri duymamış olan yahut duymuş olsa bile pek ciddiye almamış olanlar arasınsa Osmanlı Ordusunda müşavirlik yapan Kamphövener Ditfurth ve İmhoff adlarındaki Alman Paşaları vardı. Bunlar elçi Marschall’i ziyaret ederek o günkü selamlığa katılacaklarını ve şerefli Alman subayları olarak bütün disiplini ortadan kalkmış bulunan bir orduda çalışamayacakları gerekçesiyle Padişaha istifalarını sunacaklarını bildirdiler. Marschall ise 1. Ordunun bütün ordu demek olmadığını ve herşeyin değişebileceğini istifa talebinin ise Türk ve Alman orduları arasındaki ilişkileri koparacağını siyasi düşünceleri ne olursa olsun bütün Türkler tarafından ordularına karşı bir hakaret sayılacağını ileri sürerek onları vazgeçirdi.

Yıldız’da : O günkü Cuma Selamlığında yeni kabine Padişaha ve Kanun-u Esasiye bağlı kalacağına andiçti. Buna karşılık Padişahta Kanun-u Esasi’yi ötedenberi samimiyetle istediğini ama “şimdiye kadar her nasılsa olmadı”ğını açıkladı.

Basında Ayaklanmaya Karşı İlk Eleştiriler :

Bu dönüşün en belirgin örneği İkdam’dı. “En Büyük Tehlike Nedir?” başlığını taşıyan imzasız başyazısı Şeriate bağlılığı ve “asker kardeşlerimizin” o yoldaki meşru emellerini “takdir ve tecbil” ettikten sonra dört gündür memleketin büyük tehlikeler geçirdiğini ve geçirmekte olduğunu “itiraf” ediyordu. Zira Avrupalılar hatta Anadolu bile Meşrutiyetin varlığını şüpheli görüyordu.
Benzer bir değişiklik askerlere karşı tutumda göze çarpıyordu. İkdam “asker kardeşlerimize” yazısında subaylar hakkında yazılmış şikayet mektuplarını basmayacağını a.ıklıyor ve bu mektupların temsil ettiği tutumun ele güne ayıp olduğunu anlatıyordu. Öte yandan Harbiyeli subaylara karşı yakınlık ve sevgi gösteren askerlerce yazılmış iki mektup yayımlanıyordu.
Vahdeti’nin Volkan’da yazdığı “Öteberi” yazısında İttihat ve Terakki’den çalışan yirmi beş otuz kişi diye yakınılıyordu. Sonra da 31 Marttan önceki sayılarda işlenmiş bir tez ileri sürülüyordu: aslında 31 Mart olayı Enverlerin Niyazilerin inkılabıdır. Bunun çevresinde elbirliği etmek gerekir. Askerlerinde subaylarla uğraşmaması öğütleniyprdu.
Mizan’da ise askerin mektepli subay istemediği iddiasının “bühtan” olduğu gibi garip bir görüş ileri sürülüyordu. Bundan başka bir de not göze çarpıyor. Mebusan Babıali Matbuat Cemiyeti ya da Takvim-i Vekayi ile ilan olunmayan haberlere kulak asılmaması isteniyordu.
The Times’ın o gün çıkan baş yazısı yine Tevfik ile Nazım Paşa’yı ve üçüncü gün Cemiyet-i İlmiye’nin çıkardığı bildiriden dolayı ulemayı övdükten sonra Hareket Ordusu’nun gerçekliğine inanmamaya çabalıyordu. Gazetenin İstanbul muhabirlerine göre resmi çevreler Hareket Ordusu’nu “blöf” olarak kabul etmekteydiler.

Hareket Ordusu Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşanın Bildirisi

Basın : İkdam’da o gün hala yatıştırma ve yumuşatma tutumu devam ediyordu. Zira gazete hazırlanırken İzzet Paşa heyeti Hareket Ordusu ile görüşmelerde bulunmak üzere İstanbul’dan henüz ayrılmamış ya da yeni ayrılmıştı. Bu heyetin Hareket Ordusunu İstanbul’a girmemeye ikna etmesi beklenebilirdi.
Aynı gazetede “Sultanzade Sabahattin Beyefendinin” “Asker Kardeşler!” diye başlayan açık mektubu yer alıyordu. Prens “Yaşasın Şeriat” diyordu.
Volkan’ın 14 Nisan 1909 tarihli sayısında “Halife-i İslam Abdülhamit Han Hazretlerine Açık Mektup” yazısına karşı çıkarılmış olan Cemiyet-i İlmiye bildirisine cevap vardı. Vahdeti böyle buhranlı bir zamanda yanlışlara türlü anlamlar verenlere cidden teessüf ediyor açık mektubun o günün yarattığı şaşkınlığa bağlanmasını istiyordu. Öte yandan Vahdeti “Volkancılıktan” vazgeçmiş değildi; hatta iki gündür takındığı yumuşak sayılabilecek tutumun tam tersine bir gelişme vardı. Vahdeti’nin sertliği umutsuzluğunun sonucu olan bir meydan okuma diye de yorumlanabilir.
Oysa Mizan’da Murat savunma halindeydi. Kendisinin hiçbir heyet kimse makamla hiçbir “münasebet ve muamelesi” yoktu. 31 Mart günü saat 8.15’de köprü üzerine çıkmadan önce olaydan “zerre kadar” bilgisi yoktu.

Hüsnü Paşa’nın Bildirisi : Hareket Ordusu kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın ağzıyla resmen konuştu. İstanbul halkına yazılan beyannameye göre 31 Mart ayaklanmasının amacı istibdada dönmekti. Yapanlar ise o düzende çıkarı olan bazı alçaklardı. Millet Şeriat ve mutluluğun sağlayıcısı olan Kanun-u Esasi’nin ayaklar altına alınmak istendiğini görerek ayaklanmanın asıl sorumlularını cezalandırmak üzere İstanbul’a yürümüştü.: Hareket Ordusu milletin yolladığı ilk yürütme gücüydü. Hareket ordusunun amacı Meşrutiyeti güçlendirmek ve “vatan ve millet hainlerine son ve kat’i bir ders-i intibah vermek”ti. Mazlum ahalinin tarafsız askerlerin saygıdeğer ulemanın mebuslar elçiler ve yabancıların korkmamaları gerekiyordu. Ama ayaklanmaların failleri kışkırtıcılar ve yardımcıları hesap vermeye çağrılacaklardı.
Bu sonuncular arasında hafiye ve çıkarcılar da vardı. Tabii Paşa’nın vekiller heyetini Meclisçe seçilmiş sanması henüz Kanun-u Esasi’yi iyi inceleyemediğini gösteriyor. Ayrıca Meclis henüz kabineye güven oyu da vermiş değildi. Bütün İttihatçı çevreler İstanbul’a Meşrutiyete aykırı kurulduğunu iddia ettikleri kabineyi tanımadıklarını bildiren telgraflar yağdırırlarken Paşa’nın bu işten hiç haberli görünmemesi garipti. Ama belki de asıl önemli sayılacak nokta ayrı ayrı maddeler halinde suçsuz olanlara teminat verildiği halde bu arada Padişahın hiç sözünün geçmemesiydi. Padişaha teminat verilmediği gibi bütün beyannamede kendisi hiç anılmıyordu.
Hüseyin Hüsnü Paşa’nın bir de Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetine bir telgrafı vardı. Buna göre istibdatçı ve çıkarcıların “iblisane” telkinlerine kapılan Hassa Ordusu ile Bahriye ve Tophane askerinin ayaklanması altı yüz senelik lekesiz Osmanlı Ordusuna büyük leke sürmüştü. İşte bu lekeyi temizlemek için gelen Hareket Ordusu Meşrutiyeti pekiştirecek ve hafiyelerle çıkarcıların cezasını verecekti.
Böylece İttihatçı olmayan İstanbul çevrelerinin korktukları başlarına geldi. Zaten Hareket Ordusunu yumuşatma ya da vazgeçirme çabaları yetkisiz temsilciler karşısında herhangi kesin bir sonuca ulaşmamıştı. Şimdi ise Hareket Ordusu en yetkili ağzı ile konuşuyordu ve aldığı tavır sert kararlı öç alıcı idi. Padişah konusundaki sessiz tutum ise özellikle tehdit ediciydi.

Babıali’nin Hareket Ordusunun Kayıtsız Şartsız İstanbul’a Girmesini Kabulden Kaçınması ve Abdülhamide Karşı Kampanyanın Şiddetlenmesi

Basın : İkdam gazetesinde ilgi çekici bir yazı gazete sahibi Ahmet Cevdet’in “Ati-i Vatan” adını taşıyan kısa bir yazısıydı. Buna göre vatanın geleceği birlik ve yürekten anlaşmaya bağlıydı. Yoksa ayrılık ve çatışma yoluna gidilirse vatan mahvolurdu. Genellikle adeti olmadığı halde o gün imzalı yazı yazması yurtseverce düşüncelere sahip olduğunu göstermek istediğinin sonucu olarak yorumlanabilir.

Abdülhamit’e Karşı Kampanya : Kabinenin aldığı bir kararla Edirne’deki Ziraat Bankası şubesinde bulunan ve “cihet-i askeriye” tarafınsan istenen 4000 liranın verilmesine müsaade edildi. Bundan başka yeni çıkmaya başlamış olan Hilal gazetesinin o günkü sayısının toplattırılmasına gazetenin kapatılmasına ve sahibi aleyhinde soruşturma açılmasına karar verildi. Söz konusu gazetede “Şurut-u Hilafet” başlıklı Abdülhamit’in aleyhinde pek şiddetli bir yazı çıkmıştı. Bunda Abdülhamit’in zalim olduğu onun için halife olamayacağı Şer’i bir çok kanıtlara dayanılarak ileri sürülüyordu. Oysa yalnız Hilal değil başka gazeteler de ve bu arada başta La Turquie olmak üzere Abdülhamit’le ilgili birçok olağanüstü haber ve yorumlarla doluydu.

C. Yeşilköy’de Kurulan Milli Meclis

Babıali’nin Hareket Ordusunun Karşısında Durumu ve Milli Meclis

Basın : İkdam Ali Kemal’in “Telaş Fenadır” başlıklı bir yazısı ile başlıyordu. “Ufk-u Siyasi” yazısında ise Hareket Ordusunun gelmesi yurdunu seven herkes için sevinilmemesi imkansız bir olay olarak gösteriliyordu. “Serseri Vahdeti ve Mahiyeti” yazısından 21 Nisan 1909 günü Volkan gazetesinin çıkmadığını Vahdeti’nin de ortadan kaybolduğunu yani kaçtığını öğreniyoruz. İkdam’a göre 31 Mart ayaklanmasına ve birçok genç subayın masum kanlarının dökülmesine sebep olan Vahdeti’dir.
Mizan ise bundan sonra tutulacak siyaseti tarif ediyordu : bütün devletlerle iyi ilişkiler bütün sermayeleri eşit tutmak ev onlara iyi kabul göstermek ve İngiltere ile ilişkileri güçlendirmek. Bu son nokta ile diğerlerinin çelişip çelişmediği incelenmiyordu. Hüsnü Paşa’nın bildirisine gelince Murat Bey bunu alkışlıyordu. Fakat Fransız ihtilalinde ihtilalcilerin birbirini yemesi örnek gösterilerek yenenin yenilene kanın dışı muameleler yapmaması gerektiği savunuluyordu.

Milli Meclis : 25 Nisan 1909 gününün en önemli olayı Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayanın Meclis-i Umumi-i Milli adı altında saat 14.30’da Ayastafanos’taki Yat Kulüpte ortak ve gizli bir birleşim yapmasıydı. Milli Meclis oybirliğiyle başkanlığa o gün İstanbul’dan gelmiş bulunan Ayan başkanı Sait Paşa’yı seçti. Ahmet Rıza Bey gelince Mebusan Reisi Mustafa Efendi istifa etti. Ahmet Rıza’nın başkanlığı alkışlarla kabul olundu. Bundan sonra Sait Paşa’nın teklifi ve ısrarı üzerine Ahmet Rıza ve Sait Paşa başkanlığı ortaklaşa yapmaya başladılar. İlk oturum gizli oldu ve verilen bir önerge üzerine Padişahın tahttan indirilmesi görüşülmeye başlandı. O sırada Mahmut Şevket durumu haber alarak Ahmet Rıza’yı yaveriyle yanına çağırttı ve şöyle dedi :
“. ben maiyetimdeki askeri Meşrutiyeti ve Padişahı kaldırmak isteyenleri tedip edeceğiz Padişahın ve milletin canı tehlikede diyerek buraya kadar getirdim. Hal’in bizim taraftan vuku bulacağını asker duyarsa isyan eder mahvoluruz. Siz Ayan ve Mebusana gizlice anlattınız şimdilik ses çıkarmasınlar bu işi müzakere etmek zamanı geldiğini ben size haber veririm.”
Hatta Ahmet Rıza’nın kağıtları arasında Abdülhamit’i Kanun-u Esasi’yi korumak konusundaki sözüne güvenilmediği için Meclis-i Umumi-i Milli adına hilafet ve saltanattan istifaya çağıran bir telgraf metni çıkmıştır.

Mahmut Şevket’in Bildirisi : Sükunet içinde Hareket Ordusuna her türlü yardım yapılmalıydı. İkdam gazetesindeki bir yazıda Hareket Ordusunun hükümetle bir uzlaşma yapacağı yalanlanıyordu. Zaten uzlaşma olmadığı Mahmut Şevket Paşa’nın Sadarete hitaben yayımladığı bildiriden belliydi. Paşaya göre Hassa Ordusu erleri aldatılmış bu yüzden başkentte hükümetin “nüfuz ve kudreti tamamen” yok edilmiş ve hükümetin bugünü ve yarını tehlikeye sokulmuştu. Oysa vatanın selameti hükümet nüfuzunun güçlendirilmesine bağlıydı. İşte bu yüzden Osmanlı Ordularının bu konudaki düşüncelerine uygun olarak ikinci ve üçüncü ordular harekete geçmişlerdi. Kendisi kurulan kuvvetin ve Ayastafanos’da bulunan donanmanın kumandanlığını almak üzere Selanik’ten Ayastafanos’a gelmişti. Nedamet ederek aman dileyenler affedilecek ayaklanmada diretenler ise “bila merhamet şiddetle tecziye ve tenkil” olunacaklardı. Cezadan korkan bazı kışkırtıcılar ve kötü insanlar Hareket Ordusunun “Hazret-i Padişahiyi” tahttan indirmek için geldiğini yaymışlarsa da kendisi Şevket Paşa bunu yalanlıyordu. Ama bunun hemen ardından aynı cümlede bir de korkutucu uyarma geliyordu: “. mamafih askerlerimizin ifa-yi vazife esnasında erbab-ı fesat ve denaatin yeniden bazı teşebbüsata cüretleri ilcasiyle tekerrür edecek hadisat mesuliyetinin tamamıyla müsebbiplerine ait olacağını beyan eylerim.”

Times Gazetesi : 23 Nisan 1909 tarihli The Times başyazısında tamamen ağız değiştirmiş bulunuyordu. Türk tarihinde her zaman olduğu gibi Ordunun yine ülkenin alınyazısını yazacağı belirtilirken bu sefer 31 Martçı askerler değil Hareket Ordusu kastediliyordu. Başyazara göre olayın mutlu bir sonucu vardı: Türk Ordusu çok kısa zamanda İstanbul önünde yaptığı yığınak sayesinde askeri kabiliyeti hakkında ileri sürülen şüpheleri dağıtmıştı. Böylece gazete de daha önceki tutumuyla ne kadar yanılmış olduğunu dolaylı yoldan itiraf etmiş oluyordu. Başyazı sıkıyönetimin uzun süre kalması konusunda şüpheci bir tavır takınıyor ve siyasi kovuşturma ya da baskı yapmanın büyük bir yanlış ve bir suç olacağını ileri sürüyordu. Gazeteye göre bundan sonra yapılacak işler Mahmut Şevket ve Nazım Paşa’nın kararlarına bağlı idi. Oysa o gün “müttefikan” karar almak üzere Ayastafanos’a gelen Nazım Paşa’ya değil tekliflerde bulunmak İstanbul’a dönmek özgürlüğü bile tanınmamıştı.

Hareket Ordusunun İstanbul’a Girişi :

Hareket Ordusunun Yaptıkları : Bir gün önce yani Cuma günü Şevket Paşa’nın verdiği ilerleme buyruğu Cumartesi günü Hareket Ordusunun İstanbul’u işgal etmesi ile sonuçlandı. O gün çıkan İkdam bunu tahmin etmişti. Başyazı “Müsademe mi Musafaha mı?” başlığını taşıyordu ve Ordunun İstanbul’a doğru geldiğini İstanbul’da ayaklananların pişman olduklarını ve gelenlere kucak açacaklarını halkın kaygılanmaması gerektiğini yalnız gericilerin cezalandırılacağını bildiriyordu. Aynı gazetede bir başka yazı da “Müdahale-i Ecnebiye Olmayacak!” diye ilan ediyordu.
Fatih Zaptiye dairesinde ve özellikle Babıali’de asker çok direndi. Babıali ancak üç saat süren top ateşinden sonra teslim oldu. Topkapı Sarayının ve Meclis-i Mebusanın teslim alınması kolay oldu. Bu arada Taksim ve Taşkışla kışlaları da uzun süre direndiler ve buralarda kanlı çarpışmalar oldu. Taksim kışlasındaki 31 Martçılar bir süre sonra teslim olmaya hazırlanırken bir yanlış anlama yüzünden çarpışma yeniden başladı sonunda Taksim ve Taşkışla ancak top ateşiyle teslime zorlanabildi. Cumartesi akşamı Anadolu kıyısındaki askeri mevkiler hariç İstanbul işgal altına alındı.
Dikkati çeken bir nokta çarpışmaların anlatılışı sırasında sık sık 31 Martçılarla birlikte bulunan bir takım subayların anılmasıdır. Gerek Taksim kışlasında gerekse Taşkışlada böyle subaylar vardı ve bazılarının da çarpışmalara katılmış olması söz konusudur.
Yıldız’daki duruma gelince: Cumartesi sabahı Topağacı ve başka yerlere Hareket Ordusunun toplarının yerleştirildiği anlaşıldı. Bunu gören ikinci fırka savunma tedbirlerine büsbütün hız verdi. Fakat Padişah Sadrazam Harbiye Nazırı ikinci fırka kumandanının büyük çabaları ve Yıldız’ı kuşatan birliklerin kumandanı Miralay Şevket Turgut Paşa’yla yapılan temaslar sonucunda asker önce teker teker sonra takım takım ve çekine çekine gidip Ihlamur köşkünde teslim oldu.
Diğer yandan Harbiye öğrencileri de şehre giren Ordu ile birleşerek bir bölüğü elçiliklerin korunması ödevini bir diğer bölüğü de Taksim kışlasına yapılan saldırıya katılmayı üstlerine almış bulunuyorlardı. Rumeli’den getirilen jandarma birliklerine de Beyoğlu sokaklarında devriye gezmek ödevi verildi. Bunların birçoğu jandarma kılığına girmiş genç subaylardı. Ödevleri sokaklarda güvenliği sağlamak şüpheli kimseleri yakalamak üstlerini aramaktı. Zaten Hareket Ordusu şehri işgal ederken bütün karakollara el koymayı unutmadı. Görülüyor ki Hareket Ordusu güvenliğe büyük önem verdi. Osmanlı Devleti’nin o zayıf durumunda yabancılara ya da azınlıklara karşı bir davranış olmaması pek önemliydi.
Bu arada akla bir soru gelmektedir. Hareket Ordusu kısmen olsun derme çatma idi ise nasıl oldu da 31 Martçılar ona yenildiler? Nedeni şu olsa gerekir: 31 Martçıların maneviyatları pek düşüktü zira onlardan yana olması gerekenler bile onları kınamak ya da hiç olmazsa Hareket Ordusuna karşı direnmemelerini istemek zorunda kalmışlardı. Erlerin subaylarına karşı ayaklanması ve bir takım devlet adamlarını ve subayları öldürmesi ordu kavramıyla öyle bir ayrılık içindeydi ki belki Abdülhamit ve Vahdeti hariç kimse onları destekleyememişti. Bu yüzden 31 Martçı alaylı subaylar da aynı maneviyat düşüklüğü içindeydiler. Bundan başka bu erlerin okullu subayların kumandasından yoksun kalmaları dolayısıyla başlarında az subay oluşu onların savaş gücünü azaltmıştı. Zaten 31 Mart ayaklanmasına katılan askerlerin birçoğu maneviyat bozukluğundan Hareket Ordusuna hemen teslim olmuşlardı. Yani 31 Martçıların pek azı Hareket Ordusuna karşı dövüşmüştür. Bu direnme de bir çaresizlik ve korku sonucu idi.


Bildiriler : Şevket Paşa’nın 12 Nisan 1325 günlü bir bildirisi çoğu yerli ve yabancı gazetelerin Hareket Ordusunun İttihat ve Terakki ile ilgisi olduğu konusunda ileri sürdükleri iddiaları yalanlıyordu. Paşa böyle bir şeyin aslı ve esası olmadığını Ordu subay erbaş ve erlerinden hiçbirinin bir dernek ya da fıkraya üye olmadıklarını zaten askerlerin devlet siyasetine karışmalarının caiz olmadığını ve kumandanların buyruklarından başka bir etkiye kapılanların kanunca cezalandırılacaklarını “ilan ve ihtar” ediyordu. Şevket Paşa’nın iddialarının gerçeğe uygun olmadığını söylemek için uzun boylu bir inceleme bile gerekli değildir. Hareket Ordusunun subayları mektepli subaylardı ve bunların gençleri İttihat ve Terakki’yi kurmuş ve onun belkemiğini meydana getiren bir zümreydi. Kendisi de –İttihat ve Terakki üyesi olmamakla birlikte- bunun farkındaydı. Bu bildirinin amacı Hareket Ordusunun İttihat ve Terakki organı olduğu yolundaki yayımları durdurmak ve aynı zamanda Hareket Ordusundaki İttihatçı subayların da kulağını bükmekti.
Ama bu bildiri Şevket Paşa’ya göre herhalde istenen etkiyi yapmamış olacak ki bir hafta sonra bir bildiri daha çıktı. Bunda yeniden Hareket Ordusunun hiçbir fırkanın âleti olmadığı ve yalnız Meşrutiyeti kurtarmak için harekete geçtiği belirtiliyordu. Arkadan Ordunun Meşrutiyetin başında İttihat ve Terakki ile işbirliği yaptığı kabul edilmekle birlikte Meşrutiyetin kurulmasıyla onunla her türlü ilgiyi kestiği açıklanıyordu. Artık ordu milletin ordusuydu ve hangi fırkadan olursa olsun Meşrutiyete uyan ve milletvekillerinin güvenine sahip hükümetin yürütme gücüydü.
Hükümet : Ortada pek garip bir durum vardı. İstanbul’da sanki iki hükümet iş görüyordu. Biri resmi hükümetti ama onun ne teşebbüs ne de yürütme gücü kalmıştı. Diğeri ise hem teşebbüs hem de yürütme gücünü elinde toplamış olan Mahmut Şevket yani Hareket Ordusuydu. Üstelik Tevfik Paşa hükümeti Hareket Ordusunu İstanbul üzerine yollayan güçler tarafından gayrı meşru ilan olunduğu gibi henüz güven oyu bile almamıştı. Bu sallantılı duruma bir son vermek üzere hükümet ertesi günü yani Pazartesi günü ittifakla ve kesin olarak istifaya karar verdi. Zira kabineye göre hükümetin meşru olarak kurulmadığı söylentileri yüzünden bazı vilayet memurları nezaretlerini tanımıyorlardı bu da devlet işlerini bozmaktaydı. Meclis tarafından güven oyu işi Cumartesi gününe bırakılmış olduğu halde henüz bir karara varılmamış olması istifayı zorunlu kılıyordu. Durumun Meclise bildirilmesi kararlaştırıldı. Oysa Meclise gönderilen telgraf tamamen şarta bağlı bir istifadır. Bunda şimdiye kadar belirsiz duruma katlanıldığı belirtildikten sonra ertesi gün de güven oyu verilmezse hükümetin istifa etmiş sayılması gerektiği bildiriliyordu.

Prens Sabahattin’in Durumu :

Resmi Bildiri : 28 Nisan 1909 tarihinde Şevket Paşa’nın imzasını taşıyan resmi bir bildiri çıktı. Bunda durum özetleniyor “hain ve canilerin” “masum kanların müsebbiplerinin” kanun pençesinde Şeriate göre cezalandırılacakları ilan oluyordu. Fesatlık ve nifakçılığa meydan verilmeyeceği hatırlatılıyordu. Ama fesatlı ve nifakçılık kavramlarının kapsamı belli değildi. Buna yalnız 31 Martçılık Volkancılık sokulabileceği gibi her türlü muhaliflik veya din propagandası da sokulabilirdi. Bu geniş yorum korkusuyladır ki bazı muhalifler işler duruluncaya kadar imparatorluk sınırları dışına çıkmak yolunu seçmişlerdi.

Sabahattin Beyin Tutuklanması : Tevkifler de almış yürümüştü. Şüphesiz en önemli olay Sabahattin Bey’in tevkif edilmesiydi. İstanbul gazetesine göre Prens Pendik’ten istimbotla Karaköy köprüsü karakoluna sonra da arabayla İstanbul’a götürülmüştü. Sabahattin Bey’in sonradan yazdığına göre Manastır’da çıkan İttihatçı Neyyir-i Hakikat gazetesi kendisinin ayaklanmayı düzenlediğini sonra da Mısır’a kaçtığını ileri sürmüş. Sabahattin Bey Harbiye Nezaretinde bir odaya hapsolunmuş yapılan soruşturmanın sonunda Mahmut Şevket Paşa ile harp divanı başkanı Hurşit Paşa odasına gelerek tevkif edilmesinin “sebepsizliğinden” dolayı özür dilemişler ve Sabahattin Bey’in tevkifini gerektirecek hiç bir delil mevcut olmadığından serbest bırakılmıştır.

E. Abdülhamit’in Tahttan İndirilmesi :

27 Nisan 1909 Salı günü Milli Meclis toplandı ve Abdülhamit II’yi tahttan indirerek yerine Mehmet V’yi çıkardı. Meclis öğle üstü toplanacakken sabah erkenden saat 8.00 ‘de toplandı. Meclis kararının ne yönde olacağı daha meclis Ayastafanos’dayken belli olmuştu önce Rumeli’den gelen bazı telgraflar okundu. Bunlar Abdülhamit’in davranışlarından dolayı tahttan indirildiğini ve hutbelerde adının anılmayacağını haber veriyordu. Alışkanlıkla karşılanan bu telgraflardan sonra Mahmut Şevket’ in Yıldız’daki memur hademe ağa ve tüfenkçilerin teslim alınıp vapurlara bindirildiklerini ve böylece askeri harekâtın sona erdiğini bildiren 12 Nisan 1325 günlü telgrafı okundu. Abdurrahman Şeref Bey bunun bir çeşit işaret sayıldığını ve bundan sonra birçok kimsenin söz istediğini söylüyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:41 pm

31 MART AYAKLANMASININ ÇÖZÜMLENMESİ

A. 31 Mart Ayaklanmasını Düzenleyenler Üzerine Çeşitli Görüşler :

31 Martı incelemiş ya da ondan söz etmiş olanlar çok defa olayın bir muamma olduğunu kabul ederlerse de birçokları da olayı düzenleyenler hakkında üç kümeye ayrılabilecek açıklamalar ileri sürmüşlerdir. Birincisi olaydan Abdülhamit’i ikincisi muhalefeti üçüncüsü de İttihat ve Terakki’ yi sorumlu tutar. Abdülhamit tahttan indirilirken hazırlanıp kabul edilen fetvada olaydan sorumlu olduğu dolaylı olarak belirtildi. Bundan başka kurulan Örfi Divan-ı Harpler sonuç olarak Abdülhamit’in muhakeme edilmesini istedilerse de hükümet bunu kabul etmedi. İttihat ve Terakki’nin resmi görüşü de Abdülhamit’in sorumlu olduğu merkezindeydi.
Ayaklanmayı düzenleme sorumluluğunu başta Sabahattin Bey olmak üzere Ahrar’a yükleyen görüşün ilk savunucusu yine o fıkradan olan Mevlanzade Rıfat’tır. Üçüncü görüşün baş savunucusu Mizan gazetesinin sahibi ve Divan-ı Harbın Rodos’ta müebbet kalebentliğine mahkum ettiği Murat Bey’di. Bu görüşe göre 31 Mart olayını İttihat ve Terakki’nin birkaç geniş mezheplisi düzenlemişti. Amaç görünüşte gerici bir hareket yaptırmak Abdülhamit’i de İstibdadı canlandırmak için bir davranışa sevk etmek ve böylece Hareket Ordusunun İstanbul’a gelmesi için vesile hazırlamaktı. Bu yoldan İttihat ve Terakki İstanbul’a hakim olacak muhalefeti susturacak Abdülhamit’i de tahttan indirecekti. İttihat ve Terakki bunun için avcı taburlarını kullanmış ve 31 Mart günü bu taburların İttihat ve Terakki’li subayları er kıyafetleri içinde bu askere kumanda etmişlerdi. Yalnız İttihat ve Terakki’nin kışkırttığı Hassa Ordusu askeri umulmadık bir tepki ile İttihat ve Terakki’ye karşı dönmüş ve bu yüzden İttihat ve Terakkililer çil yavrusu gibi dağılmışlardı.

B. Askerin Durumu :

Meşrutiyet düzeninin askerleri hoşnut ettiği söylenemez. Bunun başlıca nedenlerinden biri Meşrutiyetin bir diplomalılar egemenliği yani alaylılığın sonu anlamını taşımasıydı. Bu durumda erlerin önce onbaşı sonra çavuş arkadan da adım adım Paşalığa kadar yükselmelerine paydos deniliyordu. İş bununla da kalmadı alaylı subayların ordudan çıkarılmasına doğru admlar atıldı. Demek ki okumasız basit askerler için askerliği meslek yapma yükselme kapısı kapanıyordu. Bu kapının kapatılması orduda yükselmek amacını güden erleri ve tabii bunlardan da önce bu işte ilk adımı başarıyla atmış olan çavuşları onbaşıları yeni düzeni getiren İttihat ve Terakkiye ve onun belkemiği olan diplomalı subaylara düşman etti. Buna bir de alaylı subayların ekmek parası eklenince hoşnutsuzluk nedenlerinden biri anlaşılmış oldu.
Şunu da açıklamak gerekir ki 31 Marttan sonraki günler alaylılığın kısa süreli bir zirvesi oldu. Mebusan Meclisi alaylı subayların sert dilekçesine karşı büyük anlayış gösterdi ve Harbiye Nezaretine alaylı subayların orduda kalmalarına dair yazı yazıldı. Askerler de alaylılığa bir dönüş olduğunu sezmişlerdi.
Ayrıca artık terhis olmak için yapılan ayaklanmalar hoşgörülmemekte eski gevşeklik ve alışkanlıkların kökünü kazımak için çok sert davranılmakta asker ayaklanınca eskisi gibi yumuşak yatıştırma tedbirlerine başvurulmamaktaydı.
31 Martçı asker birbirine karşıt iki türlü eğilim arasında bocalamaya başladı. Asker askerlikle ilgili hoşnutsuzluğun etkisiyle muhaliflerin umduğu gövde gösterisi yerine kanlı bir ayaklanma sahneye koymuş bulunuyordu. İşin aldığı kanlı biçimi kimse doğru bulmadığı gibi asker de iyi etmediğini biliyordu. Bu yüzden askerlerin üstüne ağır ağır bir pişmanlık çöktü. Bu pişmanlığı bir yandan muhalefetin ve ulemanın öğütleri ve eleştirmeleri öte yandan Hareket Ordusunun ve Rumeli’nin öfkeli öcalıcı tavrı derinleştirdi. Ama pişmanlık eğilimi yanında asker için umut bir ışık Abdülhamit’in kendisine karşı şımartıcı tutumu ve Abdülhamitçilerin faaliyeti idi.





C. Ulema :

Ulema zümresi 31 Mart olayına adamakıllı bulaştı. Bir kere askerin ayaklanması Şeriat adına oldu: tek başına bu durum ulemayı ayaklanmada söz sahibi kılmaya yetiyordu. Hükümet ayaklanmayı zorla bastıracağı yerde Şeyhülislam’dan Fetva Eminin’den yani ulemadan ayaklanmanın yatıştırılmasını istedi. 31 Martçıların isteklerini Mebusan Meclisine sunanlar da yine ulema oldu. Ayrıca İstanbul askerinin Hareket Ordusuna karşı koymaması için de yine ulema seferber edildi.
Ulema Meşrutiyeti özgürlük getirmesi bakımından tutarken onun diplomalı egemenliğini getirme niteliğinden hoşnutsuzdu. Bu hoşnutsuzluğu da İttihat ve Terakki üzerinde toplanıyordu. Bu yüzden yani İttihat ve Terakki’ye muhalefet etmiş olmak için ulema Ahrara eğilimliydi.
Ulemanın genel olarak 31 Martçı ya da İttihat ve Terakki’ye karşı olması bu zümreyi Hareket Ordusunun başarısı karşısında zor durumda bıraktı. Hareket Ordusu askerini ayartmak isteyen hafiyelerin de ilmiyeli oluşları ya da bu kıyafeti seçmeleri ulemaya karşı bir düşmanlık uyandırdı. Artık ulema için sarıkla sokağa çıkmak tehlikeli bir hal almıştı. Bunlar sokağa fesle çıkmak zorunluluğu duyuyorlardı. Ama Hareket Ordusunun da ulema aleyhinde ersmen tavır alması hele bunu sürdürmesi aleyhine olurdu. Onun için Mahmut Şevket 17 Nisan 1325 günlü bildiri ile ulemaya Hareket Ordusuna ve Meşrutiyete yaptıkları hizmetlerden ötürü teşekkür etmek ihtiyacını duydu. Harp Divanı dahi Vahdeti ve Lütfi’yi idama mahkum etmekle yetindi.

C. Muhalefet :

İttihat ve Terakki’yi istemeyenlerin önünde muhalefet geliyordu. Muhalefetin başında uzun süredir İttihat ve Terakki’ye karşı cephe almış bulunan Sabahattin Bey ve onun peşinden gelen ademi merkeziyetçiler yer alıyordu. Ayrıca İttihat ve Terakki’ye çeşitli nedenlerden dolayı küsenler çıkarlarını muhalefette görenler vardı. Kâmil ve Nazım Paşalar Fedakarân-ı Millet üyeleri bunlardandı. Muhalefetin baş teşkilatı Sabahattin Bey’in gizli başkanı bulunduğu Ahrar fırkasıydı. Ahrar özellikle adem-i merkeziyetçilerden oluştuğu ölçüde bir diplomalılar teşkilatıydı. Osmanlı Devletinde din hiçbir siyasal kuruluşun kolay kolay reddedemeyeceği pek güçlü bir destekti. Nitekim Ahrar Volkan’ı reddetmedi yalnız onun desteğinden habersiz görünmeye çalıştı. Zira Derviş en kurnaz oyununu oynuyordu : din yoluyla askerlere seslenmekteydi. Askerlerin muhalefetle birleştikleri gün İttihatçıların ordudan aldıkları güç bir avuç diplomalı subayın desteğinden başka bir şey olmayacaktı. Askersiz subaylar ise bu durumda sudan çıkmış balığa döneceklerdi : 31 Mart bu taktiğin bir ölçüde başarıya ulaştığını gösterdi.
Muhalefet nasıl bir 31 Mart bekliyordu? Şöyle bir tahmin ileri sürülebilir : asker Meclise yürüyecek hükümetin istifasını İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin uzlaşmalarını Kamil Paşa’nın Sadrazam Nazım Paşa’nın Harbiye Nazırı İsmail Kemal’in Mebusan başkanı olmasını isteyecekti. Bu arada çapulculuk taşkınlık yapılmayacaktı. Bütün bunlar Şeriat adına yapılacağı askerin hareketi de beklenmedik bir olay olacağı için herkes şaşıracak ve hareketin zorla bastırılması söz konusu olmayacaktı. Böylece ileri gelen İttihatçılar sinecek sinince mebuslar İttihat ve Terakki’nin baskısından kurtulacak bu sayede istenen kişiler başa geçirilebilecekti.
31 Marttan sonra muhalefet için ilk dönüm noktası ayaklanmanın aldığı biçim ve askerin Abdülhamit’e eğilim göstermesi ise ikinci dönüm noktası Hareket Ordusunun İstanbul önlerinde birikmeye başlamasıydı. Bu andan başlayarak muhalefet ve onunla birlikte hükümet Hareket Ordusuyla bir anlaşmaya bir uzlaşmaya varılması için var güçlerini harcadılar. İstenen şeyler Hareket Ordusunun ya geri dönmesi ya da surların dışında kalıp İstanbul askerleriyle yakınlaşma kurması gibi şeylerdi.

31 Mart Olayı ve Yabancı Devletler :

31 Mart olayı karşısında Bulgaristan henüz bağımsızlığını Osmanlı Devletince tanınmamış olduğu ve Makedonya’da ülkesini genişletmek emelinde olduğu için Osmanlı Devletinin ayaklanma dolayısıyla düştüğü zayıf durumdan yararlanmayı düşünmüştü. Fakat kısmen uluslararası durumun elverişli olmaması sayesinde bir Bulgar askeri müdahalesi tehlikesi gerçekleşmedi.
Öte yandan ayaklanmanın çıkmasında İngiltere’nin rolünden söz etmek mümkündür. İstibdat döneminin ikinci yarısında Abdülhamit Alman siyaseti gütmüştü. Yani Almanya’nın güttüğü siyaset izlenmiş onun himayesi aranmış buna karşılık Alman sermayesine daha çok istisadi imtiyazlar verilmişti. Bu yüzden Meşrutiyet ilan edildiği vakit istibdadın dış siyasetine de tepki gösterilmiş ve İngiltere’ye karşı büyük bir yakınlık başlamıştı. Ayrıca İngiliz elçiliği baş tercümanı sadrazamı ziyaret ederek İngiltere’nin en yakın sempatisini açıklamış ve o zamana kadar İngiltere’nin Makedonya ve Ermenistan konularında giriştiği teşebbüslerin düşmanca niyetlerden ileri gelmediğini bununla birlikte bu çetin dönemde Osmanlı hükümetinin durumunu daha da zorlaştıracak davranışlardan kaçınacağını bildirmişti.
Sonuç olarak denebilir ki muhalefetin siyasal tutumunun belki en büyük özelliği ve kuvvet aldığı nokta İngiliz siyaseti idi. Ayaklanma muhalefetin eseri kabul edilsin ya da edilmesin madem ki 31 Martla Ahrarın durumu geçici olarak da olsa güçlenmiştir İngiltere’ye yaklaşma ayaklanma sonuçlarından biri sayılabilir. Nitekim İstanbul’da siyaset meydanı boşaldığı için Hareket Ordusu başkente girinceye kadar Ahrarcılarla İngilizler hemen hemen istedikleri gibi at oynatabilmişler resmi İngiliz makamları kurulmasına çalışılan İttihat ve Terakki’siz siyasi düzenin devamı için manevi ve siyasi desteklerini esirgememişlerdi.
Mesele İngiltere’nin Osmanlı Devletini kendine dostlukla bağlaması açısından ele alınırsa İngiliz siyasetinin büyük bir başarısızlık olduğu görülür. Zira siyasetlerini Ahrar gibi İmparatorluktaki zayıf bir Meşrutiyetçi fırkanın ve ihtiyar Kamil Paşa’nın üzerine kurmuşlardı.

E. Abdülhamit ve 31 Martta İstibdatçılar :

Harp Divanı Abdülhamit’in de muhakeme edilmesini gerekli görmüş fakat bu istek
tarafından kabul olunmamıştı. Demek ki Harp Divanı onu suçlayabilecek delilleri edindiği kanısındaydı. Bununla birlikte bu suçlama Abdülhamit’in 31 Mart olayını düzenleyip başlattığını kanıtlamıyor zira bu bakımdan ortaya konabilmiş inandırıcı deliller yoktur.
Ayaklanma sırasında asker ne Abdülhamit’in lehinde ne de aleyhinde gösteri yapmıştır. Askerin Abdülhamit’e geleneksel bağlılığı ve “Padişahım çok yaşa” duasını her yerde tekrarladığı düşünülürse ayaklanmanın Abdülhamit’e karşı olması ya da hiç olmazsa ondan yana olmaması için çalışıldığı sonucuna varılabilir.
Abdülhamit’in kendisini tehdit altında gördüğünün bir işareti de; askerin bütün taşkınlıklarına rağmen onların suyuna gitmek istemesiydi. Ayaklanan askeri affettikten sonra kışlalarına dönmelerini öğütlediği halde asker sabahlara kadar ve ertesi gün havaya ateş etti subayların canına kastetmek dahil her türlü taşkınlığı yaptı.



G: Tevfik Paşa Hükümeti :

Tevfik Paşa hükümetinin durumu pek zordu zira Osmanlı tarihinin en güçsüz
Hükümetlerinden biriydi. Bir kere İstanbul’daki askere söz geçiremiyordu. Bunu Hareket Ordusu İstanbul’a girmeden önce Hariciye Nazırı Rifat Paşa İngiliz elçisine itiraf etti. İttihat ve Terakki’nin aldığı tedbirler yüzünden taşrayla doğru dürüst haberleşme bile yapamıyordu. Rumeli’ye gönderdiği buyruklara karşılık oradaki hükümet memurları hükümeti tanımadıklarını bildiriyorlardı. Hükümet Mebusandan güven oyu alamadı zira Hareket Ordusunun yaklaşmasıyla durumu belirsizleşti. Mebusan taşranın tanımadığı ve belki de Hareket Ordusunun devirmek isteyeceği bir hükümete güven oyu vermek istemiyordu.
Hükümetin diğer bir özelliği muhalefete eğilimli olmasıydı. Bu Tevfik Paşa’nın bir bakıma kendinde varolan bir özellik de sayılabilir zira Kamil Paşa hükümetinin düşmesiyle son bulan bunalımda İttihat ve Terakki’nin istifa edilmesi için yaptığı üstelemelere karşı koymuş bir nazırdı.

H. Meclis :

Mebusan Meclisi Meşrutiyet düzeninin en ayırdedici resmi organı olarak büyük önem taşıyordu. Ama açılıştan Abdülhamit’in tahttan indirilmesine kadar Mebusan çalışmalarının genel bilançosu pek de yüz ağartıcı sayılamaz. Mebusların büyük çoğunluğu İttihat ve Terakki listelerinden seçilmiş oldukları halde bunlar İttihat ve Terakki’nin görüşlerine inanmaktan hatta bunları bilmekten uzaktılar. Mebuslar istibdat yıllarında siyasal terbiye bakımından Osmanlı Devleti ve özellikle müslümanlar hiçbir ilerlerme göstermediler belki amansız bir baskı ve hafiyelik düzeni sonucunda gerilemeden söz edilebilir. Öte yandan İttihat ve Terakki amaçlarını ve yöneticilerini gizli tutan bir dernek olarak mebuslarını siyasal bakımdan eğitip disipline sokacağına özellikle Türkçülük amacını gizlemek için bunu yapmamış mebuslarla yeterli ilişkiler kurmamıştı. Bu davranışta tek başına Meşrutiyetin ve Mebusan Meclisinin Osmanlı Devletine mucizeli çözümler getirmeye yeteceği inancının da bir payı olabilir.

İ. Hareket Ordusu ve İttihat ve Terakki :

Hareket Ordusu demek bir bakıma İttihat ve Terakki demekti. Şöyle ki Hareket Ordusunun ruhunu belkemiğini mektepli genç subaylar oluşturuyordu. İttihat ve Terakki ise mektepli zümresinin ve özellikle bunların genç bölümünün siyasal teşkilatıydı. Sonra 31 Mart her şeyden önce İttihat ve Terakki’ye karşı yöneltilmiş bir ayaklanma olduğuna göre bu ayaklanmayı bastırmak için faaliyete geçmek dahi Hareket Ordusunu İttihat ve Terakki ile aynı paralele getiriyordu. 31 Martın mekteplilere karşı yanı ve muhalefetin İttihat ve Terakki’den arda kalan boşluğa egemen olamayıp istibdat tehlikesinin belirmesi mekteplileri Meşrutiyet bayrağı altında birleştirdi. Demek ki Abdülhamit’e karşı olmak durumu birleştirici bir rol oynamıştır. Bunun en göze çarpan belirtisi donanmanın Hareket Ordusuna katılmasıydı. Bu arada İttihat ve Terakki’ye karşı yapılmakta olan itirazların da bir süre unutulması tabii idi.

İ. Ayaklanmanın Nitelikleri :

Olayın başlatıcı olarak kabul ettiğimiz muhalefetin açısından ayaklanma Meşrutiyete karşı bir ayaklanma değildi. Bir Meşrutiyetçi hizbin diğer bir Meşrutiyetçi hizbe karşı bir hükümet darbesi ve Abdülhamit de tahttan indirilmek istendiğine göre Hürriyetin ilanında İttihat ve Terakki’nin yapamamış olduğu bir hesaplaşmanın tamamlanması niteliğindeydi. İlk planda yapılması öngörülen hükümet değişikliği de her şeyden önce dış siyaset bakımından anlam taşımaktaydı. Yani İngilizlerin tuttuğu ve İngilizlere son derecede bağlı olmak isteyen bir siyasete gidilecekti. Gerçi İttihat ve Terakki hükümetleri de bir ölçüde İngiliz siyaseti izlemek istiyorlardı. Ne var ki İngilizler Kamil Paşa’yı İttihat ve Terakki’ye tercih etmek kararındaydılar.
Muhalefetin niyetleriyle ölçülürse ayaklanma son derecede Meşrutiyetçi ve İngilizlerden yana sonuç doğurabilecek bir hareketti. Ama softaları ve ordudaki askeri kışkırtabilmek için Derviş Vahdeti aracılığıyla dinci bir propagandaya başvurulmuştu. Osmanlı Devletinde çok uzun süredir gelişmekte olan bir laikleşmenin varlığına rağmen dini biçimlerden ve Şeriate bağlılık taslamaktan vazgeçen pek çıkmamıştı.
İlmiye zümresi içinde askeri fiilen kışkırtmada en önemli payı olan softalara gelince : bunların hareketi düpedüz askerlik konusunda gördükleri muameleden dolayı öcalmak istemeleriyle açıklanabilir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:41 pm

FETRET DEVRİ

Fasıla-i Saltanat olarak da bilinir. Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda (28 Temmuz 1402) yenilmesiyle başlayan bu döneme kardeşleriyle girdiği mücadelede başarılı olarak yönetimi yeniden ele geçiren Mehmed Çelebi son vermiştir.

Ankara Ovası'nda yapılan savaşın kötüye gittiğini gören Yıldırım bayezid'in oğullarından Süleyman Çelebi yanına Sadrazam Çandarlı Ali Paşa Murad Paşa ve yeniçeri ağası Hasan Ağa ile birlikte kendine bağlı olan birlikleri de yanına alarak Edirne'de saltanatını ilan etti.

Savaşa katılan diğer şehzadelerden İsa Çelebi Balıkesir'de Çelebi Mehmed ise Amasya'da kendi hükümdarlıklarını ilan ettiler. Yıldırım Bayezid ile birlikte Musa çelebi ve Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa) Timur'a tutsak düştüler.

Timur zaferden sonra sekiz ay kadar Anadolu'da kalarak Osmanlı topraklarını yağmaladı. Anadolu'da daha önceden bulunan ancak Osmanlı topraklarına katılan eski Anadolu Beyliklerini yeniden canlandırdı. Osmanlı topraklarını ise 4 şehzade arasında paylaştırarak Anadolu'dan çekildi. Böylece Osmanlı Toprakları bölünmüş oldu.

Şehzadelerden ilk olarak Mehmed Çelebi harekete geçti. Orta Anadolu'daki Türkmen beylerini safdışı bırakarak güçlü bir Türkmen ordusu kurdu. İlk çarpışma ise Musa Çelebi ile İsa Çelebi arasında Bursa'da meydan geldi. Musa Çelebi Bursa'yı alarak hükümdarlığını ilan ettiyse de kısa bir süre sonra İsa Çelebi Bursa'yı yeniden ele geçirdi. Bu olay şehzadeler arasındaki mücadelenin kızışmasına yol açtı. Çelebi Mehmed diğer kardeşlerini safdışı bırakarak Osmanlı İmparatorluğunu yeniden bir birlik altında toplamıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mrsposible
Co Admin
Co Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 95
Kayıt tarihi : 03/05/10

MesajKonu: Geri: A'dan Z'ye Osmanlı Devleti   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:41 pm

ISLAHAT FERMANI

Osmanlı İmparatorluğu'nun çökme döneminde devletin yıkılmaktan kurtarılması için siyasi kuruluşlar kişi hakları yeni kurumların kurulması konularınd yapılması düşünülen köklü değişiklikler için Abdülmecid ve Abdülaziz zamanlarında çıkartılan fermanlardır.

1839'da Gülhane Hatt-ı Hümayunu 1856 Islahat Fermanı ve 1860 Abdülaziz Fermanıdır. Bu fermanlarla devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlarla toplumdaki kuruluş ve anlayış ikileme düşmüş İslam dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte batı taklitçisi kuruluşlar türemiştir. Bu iki ayrı görüş ve kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış çöküşü önleyeceği düşünülen ıslahat fermanları beklenen etkiyi gösterememiştir.

Bu dönemde Batı'nın ekonomik desteğine vereceği borçlara gerkesinim duyan Osmanlı Devleti bunları ancak batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırım sahip olduğu imkan ve güçle yerli sanayii büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet haline gelmiş bütün ekonomiksi ve zenginlik kaynakları Batılı devletlerin eline geçmiştir.

Bu anlamda Islahat Fermanları dış görünüşüyle ileriye dönük olmalarına rağmen gerçekte toplumsal ve ekonomik hayatı olumsuz yönde etkilemiştir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
A'dan Z'ye Osmanlı Devleti
Sayfa başına dön 
3 sayfadaki 4 sayfasıSayfaya git : Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
F ForuM :: Genel Kültür :: Tarih-
Buraya geçin: